“Kültür dinamiktir”

Röportaj25 Nisan 2022 21:04
“Kültür dinamiktir”
A
a

Psikiyatr Dr. İsmail Gökşen: “Kültür dinamiktir. Yeninin kendine özgü iyi tarafları da var, olumsuz tarafları da var. Eski gelenekler çok iyi demek de olmaz ama güzel yanları da var. Eskiyi tanımazsan, bilmezsen yeniyi nasıl anlayacaksın?”

Gelenek ve görenekler hem bize birçok yol yordam gösteren hem de birçok yolu kapatan öğretiler. Her yere, zamana ve topluma göre değişebiliyor. Anadolu kültürü genelinde, Kayseri özelinde Avşar boylarının birçoğu eskide kalan gelenek ve göreneklerini Özüm kitabı yazarı Psikiyatr Dr. İsmail Gökşen ile konuştuk.

Söyleşi: Kibar Özkan

Sizi tanıyabilir miyiz?
1954 yılında, Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesi Kurttepe köyünde doğdum. Üniversite öğrenimimi Hacettepe Üniversitesi, Kayseri Gevher Nesibe Tıp Fakültesinde tamamladım. Renkli bir kişiliğe sahip, özgür ruhlu, entelektüel biriyim.
Gelenek ve göreneklerinizi anlatan kitap yazma fikri nasıl gelişti?
Koronavirüs döneminde krizi fırsata çevirmek için üç kitap yazdım. Özüm isimli kitabı yazmadaki amacım ise yerli ve sözlü kültürün yazılı kültüre geçmesiyle gelenek ve göreneklerin unutulmasını engellemekti. Bu amaçla köy şiirlerini, tasavvuf şiirlerini, fıkramsı hikâyeleri, “Ebem derdi ki.” diye başlayan sözleri derledim. Böylece ağıt ve göç psikolojisinin gelecek kuşaklara aktarılmasına bir nebze de olsa katkı sağlamak istedim.
Kayseri’deki yerel kültürlerden kısaca bahseder misiniz?
Kayseri’de çok kimlikli bir yapı var. Kentte, Avşarlar, Türkmenler, Kürt kimliğine sahip olan Sarızlılar, Muhacirler, Çerkezler, Ahıska Türkleri, Kayseri’nin yerlileri bir arada yaşıyor. Anadolu’daki kültür harmonisi Kayseri’de de var. Kültür farklılığı bizim zenginliğimiz.
Anadolu kültüründe sosyal ilişkiler nasıl belirlenir, nasıl şekil alırdı?
 
Anadolu kültüründe köy odaları çok önemli bir yer tutardı. Sosyal birliktelik kapsamında, kış günleri, köy odalarında sobalar yakılır, emmi, dayı laflamaya başlardı. Günümüzde işlevselliğini ve önemini yitiren bu köy odaları, köye gelenleri ağırlamak için yaptırılmış. Her köyde mutlaka bir köy odası bulunurdu. Bizim zamanımızda da köyde İmirzalıoğlu diye bir amca vardı, onun odası, köy odasıydı.
 
Anadolu’nun aşağı yukarı her yerinde hem misafirlerin konaklaması hem de bugünkü alışveriş merkezleri gibi sosyal açıdan bir arada olmak için bu köy odaları kullanılırdı. Bu odalar, sosyal iletişim yeriydi. Köy odalarında, o günkü şartlar içerisinde, köylüler hayvanların kuşluk vakti yemliklerini verdikten sonra bir araya gelir, sohbet, yârenlik ederdi. Birbirine husumetleri olanlar, köy odalarında barıştırılırdı. Sonra Hz. Ali cenkleri, Köroğlu, Dadaloğlu, Cengizoğlu, Battalgazi deyişleri söylenirdi. Danişment nameler okunurdu. Bazı günler, bu köy odalarına âşıklar gelir, atışırdı. Maalesef bu âdetler şimdi yok. Köy odaları kalkmış durumda. Keşke bir şekilde köy odaları, sohbet odaları kalsaydı! 
 
Doğumlar nasıl yaptırılırdı ve çocuk büyütme süreçleri nasıl olurdu?
 
Eskiden köy ebeleri vardı. O ebeler, tecrübeli, kendini yetiştirmiş hanımlardı. Onlar, doğum işini yaptırır ve doğumdan sonra özellikle çocuğun babasına göz aydınlığı verirdi, “Oğlun, kızın oldu.” diye. Haberi ilk veren ebeye çocuğun babası hediye verirdi. Sıra ad koyma meselesine gelirdi. Genellikle imamlar ya da büyükler çocuklara ad koyardı. Çocuğun sol kulağına ezan okunur, sağ kulağına da adı söylenirdi. O dönemde, çocukların kırkı çıkana kadar eskiden al basmasın diye genellikle çocukların beşiğinin üzerine sarı bez atılırdı. Bu, çocuğun hem kem gözlerden korunması hem de çocuklarda sıkça görülen bir hastalık olan sarılığa yakalanmaması adına yapılırdı. Annenin sütü bol olsun diye yakın ailelerin süt getirmesi de bir gelenekti.
 
Çocuğun diş çıkarması da önemli bir olaydı. Buğdaydan diş hediği yapılır ve komşulara dağıtılırdı. Diğer taraftan çocuk büyümüşse, sünnet dönemine denk gelmişse bu işlemi sünnetçi olmadığı için abdal denilen, usturaları bulunan, düğünlerde davul zurna çalan kişiler yapardı. Onlara o günkü şartlarda para çok az olduğu için peşkir dedikleri havlu verilirdi. Abdallar çok mütevazıydı. Sünnet törenleri bu şekilde gerçekleşirdi. Çocuklar geleneklere göre yetiştirilirdi.
Çocuklar zamanlarını nasıl geçirirdi?
Kışın sayı toplama ya da sayı sarkıtma isimli oyun oynanırdı. Sayı sarkıtma oyununda, her köyün çocukları gruplar hâlinde bir araya gelir, sayı sarkıttım diye evleri dolaşırdı. Kapı kapı dolaşılır un, bulgur, tereyağı toplanır, bakkal dükkânından şeker sucuğu, lokum, bisküvi alınır, sonra da paylaştırılıp yenirdi. Verenlere övgü, vermeyenlere de yergi içeren mâniler söylenirdi. Yine Anadolu’da kolgala, güvercin taklası, tepik, çelik çomak, sek sek, kızak kaymak, ip atlamak, beş taş gibi oyunlar vardı. Bunlar, çocuğu geliştiren, sosyalleşmesine katkı sağlayan oyunlardı.
Cenaze kaldırma işlemleri nasıldı?
Anadolu’da cenaze âdetleri birbirine çok yakındır. Özellikle köyde biri vefat edince camiden sela verilirdi. Ölen kişinin adı duyurulurdu. Köyün gençleri, cenaze yakınlarıyla birlikte mezar kazardı. Kadınlar ölü evinde toplanırdı. Avşarlar’ın soyka dedikleri ölünün giysisi ve özel eşyaları sırasıyla koklanır, bağra basılır, ağıtlar yakılırdı. Köyün en iyi ağıt yakıcısı gelirdi. Kültürümüzde “Ölümden korkmayın da ağıt yakılmazsa ondan korkun.” diye bir söz vardır. Ölüevinde kesinlikle yemek pişirilmezdi, komşular sırayla yemek yapıp götürürdü. Taziye ziyaretinin sonuna kadar komşular ölüevine yemek götürmeye devam ederdi. Ölünün elbiseleri ihtiyaç sahiplerine verilirdi. Kırkıncı ve yedinci gününde yine yakınları tarafından mevlit okutulurdu.
ANADOLU’DA MİSAFİRPERVERLİK
Anadolu insanının misafirperverliğiyle ilgili ne söylemek istersiniz?
Anadolu’da misafirperverlik çok önemlidir, çok güzeldir. Misafir gelince ev sahibi yerel deyişle par tutuş olurdu yani pişirilen yemekleri misafire ikram etmek için büyük bir telaşa kapılırdı. Yemek önce misafire verilir, kalanları kadınlar ve çocuklar yerdi. Gelen misafirin hatırına göre toklu ve çebiç kesilirdi. Ev sahibinin durumu uygun değilse en azından bir horoz kesilir ve yapılan yemek misafire ikram edilirdi. Misafirlik başlı başına büyük bir değerdi.
Bayramlar nasıl geçerdi?
Bayram arifesinde çocuklar kömbe toplamaya çıkardı. Kömbeler küçük kareler hâlinde kesilir ya da kalbura veya büyük bir tepsiye doldurulur, çocuklara dağıtılırdı. Çocuklar kömbeleri çantalarına koyardı. Durumu iyi olan aileler paşa şekeri dağıtırdı. Bayram namazı sonrası topluca mezar ziyareti yapılırdı. Sonra komşularla bayramlaşılırdı.
Eskilerin komşuluk ilişkilerine dair neler söylemek istersiniz?
Çakmak ya da kibrit olmadığı için ateşin tutuşturulması gerektiğinde genellikle bacasında en erken duman tüten evden ateş almaya gidilirdi. Komşuluk ilişkileri, “Komşu komşunun külüne muhtaç.” deyiminin anlamına göre gelişirdi. Acil olan durumlara yönelik “Ateş almaya mı geldin?” deyimi önemlidir.   
Bölgemizde Avşar Emmi hikâyeleri meşhurdur. Hikâyelerden biri şöyledir: Komşuları Avşar emmiden dertlidir. Yahu Avşar Emmi ne muhannetlik ne pintilik ediyorsun, bir elek bile vermiyorsun. Sanki kimseye işin düşmeyecek gibi.” der. Avşar Emmi elini alnına götürür. “Bre emmiler! Elek istemenin de bir adabı var. Eğer eleği doğrudan isterseniz yok, derim. Hanemi över, eşyalarımı hatta itimi bile över, bana elek lazım derseniz şöyle bir düşünür, ben de ‘Elek size kurban olsun!’ der, hemen veririm.” diye yanıt verir.
Köylerde yemek kültürü nasıldı, yiyecekler nasıl muhafaza edilirdi?
Halk konargöçer olduğu için farklı yemek çeşitleri yoktu. Sabah kahvaltısında tarhana çorbası yanında küflü çökelek yufkaya dürülerek yenirdi. Arada yağda yumurta, mıhla ya da haşlanmış yumurta yenirdi. Yemek kaşıkları tahtadan olurdu. Kaşık yetmeyip kırılırsa yemek, kaşık değiştirilerek yenirdi. Öğlen bulgur pilavı soğan, bazen salata ve yufka, akşam ise bulgur çorbası, sütlü tutmaç bazen de pekmezden yapılan bulamaç yenirdi. Patatesli kömbeye doyum olmazdı. Millet kapışarak yerdi. Lüngür denilen bir yayık bir kaptan taze yağ yapılır, yufkanın arasına sürülürdü. Yazın yapılan çökelekler keçi derisine basılır, damlarda ot yığınları içine konurdu. Kışın ot yığınları hayvan yemi olarak kullanıldığı için otun içindeki çökeleğin derisi çıkarılır kışın yenirdi.
O dönem kıyafetler nasıldı?
Giyim kuşam o günkü şartlarda biraz farklıydı. Özellikle kadınlar başlarına kefiye sarardı. Erkekler fes, göynek, uzun paçalı don, mintan, işlik, şalvar ve üzerine ceket giyerdi. Gezmeye gidilirken düğünlerde, bayramlarda giyilen kıyafetlere gişilik denirdi. Herkesin gişiliği olmadığından ihtiyaç hâlinde dost, akraba veya arkadaştan ödünç alınırdı.
Eskiden hastalıklarla nasıl mücadele edilirdi?
Halk hekimliği Anadolu’da çok yaygındı. Köyde sağlık hizmetlerinden yararlanmak oldukça zordu, bazen de mümkün olmuyordu. Köyde yılan, akrep, haşere sokmaları, hayvan ısırmaları yaralanmalar, soğuk algınlığı, karın ağrıları, bel ve sırt ağrıları gibi sık karşılaşılan sağlık problemlerinde değişik geleneksel tedavi yöntemleri vardı. Yine eski yıllarda çıban en çok karşılaşılan ve korkulan hastalıktı. Bu hastalıkları tedavi etmek için sarılık kesme, ağrılar için hacamat yapma, şişe çekme, yakı yapma gibi işlemler ustalıkla yapılırdı.
Günümüzde batıl inanç olarak değerlendirilen inançlar da var mıydı?
Anadolu’da, Orta Asya’dan itibaren özellikle Şaman kültürünün etkileri süregelmiştir. Köylerde batıl itikatlar şöyleydi: Hamaylı; kilime veya duvara iliştirilir veya bal mumundan yapılmış beze sarılırdı. Böylece kötülüklerden korunacağına inanılırdı. Lohusaları al basmasın diye onlar geceleri yalnız ve ışıksız bırakılmaz, kırklama denilen kırk gün boyunca çeşme ayağından kırk taş toplanır, kırk gün dolduktan sonra yani kırkı çıktıktan sonra sütü bol olsun diye komşular süt götürürdü. Ay ve güneş tutulmasında silah sıkılır, teneke çalınır, dağda kalan hayvanlara kurt ağzı bağlanırdı. Kurt yemesin diye de Şems suresi okunurdu.
Bazen de “Oğlanınla oba, kızınla komşu olasın! Ömrün uzun olsun, düğünün güzün olsun, Allah birini bin eğlesin, iyilere eş eylesin! Allah sana yokluk yüzü göstermesin!” gibi dualar yapılırdı. Bazen de “Yağlı kurşunlardan gidesin, yuvanda baykuşlar ötsün! Yaşlı kara gelesice, boyu teneşire gelesice, boyu devrilesice. Dizin dizin dizleyesin.” gibi beddualar edilirdi. Bunlar da kültürün bir parçasıydı.
İnsan neden geçmişi özler?
İnsanın geçmişini özlemesi bütünüyle mutlulukla ilgili. Geçmişte, kırsalda diyelim ki doğal yiyecekler; hayvanlar, kuşlar, bitkiler insanın fıtratına çok uygundu.  İnsan bundan dolayı özlüyor geçmişi. Mayısta gün doğmadan o dağların başı ağarır. Usulca seher yeli ılık ılık eser, toprak buğulanır, kuşlar öter, kelebekler uçuşur, kurt, kuş, börtü böcek uyanır, tüm yaratıklar taze bir dünyaya kavuşur. Çiçekler tomurcuklanır, mor kayalıkların arasında her yer yeşile bürünür. Sular çağıl çağıl ağlarken yarpuz kokulu serin pınarlar coşar, serçeler vıcırdar, sular çağlar, toprak kokar. Doğan güneş tüm cömertliğiyle ışıklarını verir ve böyle allı pullu günler birbirini kovalar. Bu kadar güzellik içerisinde herkes mutlu olur.
Geçmiş kültürünüze dair kitap yazmış biri olarak bugüne dair ne söylemek istersiniz?
Kültür dinamiktir. Yeninin kendine özgü iyi tarafları da var, olumsuz tarafları da var. Eski gelenekler çok iyi demek de olmaz ama güzel yanları da var. Eskiyi tümden bırakalım, yeni çok iyi bakışı da yanlış. Eskiyi tanımazsan, bilmezsen yeniyi nasıl anlayacaksın? Üzücü olan, değerlerden habersiz tek tip yaşayan bir nesil olması.     

 
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

hava durumu HAVA DURUMU
arşiv HABER ARŞİVİ
linkler LİNKLER
  • zaferözpolatmedya.com
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat