“Artık sınıfımız, nasıl yaşadığımızı ve nasıl öldüğümüzü belirliyor”

Röportaj27 Aralık 2022 14:41
“Artık sınıfımız, nasıl yaşadığımızı ve nasıl öldüğümüzü belirliyor”
A
a

Doç. Dr. Aybike Serttaş: “Sınıf olgusu, sadece belli bir grubun kültürünü, yaşam biçimini, çalışma koşullarını gösteren bir şey olmanın da ötesine geçti. Artık sınıfımız, nasıl yaşadığımızı ve nasıl öldüğümüzü belirler hâle geldi.”

Dijitalleşmenin hayatımıza hızla girmeye devam etmesi yeni bir yaşam biçimini ve koşullarını beraberinde getiriyor. Bu süreçte, medyayı ve rolünü, İstinye Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Aybike Serttaş ile konuştuk.

Röportaj: Kibar Özkan

Sizi tanıyabilir miyiz, iletişim alanına nasıl yöneldiniz?

İstinye Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde doçent doktorum. Alanım, medya araştırmaları. Öncesinde televizyon çalışmaları üzerine çalışmaya başladım. Daha sonra alanımı genişletip medya ürünlerine odaklandım. Pek çok makalem var. 2004 yılından beri de çeşitli üniversitelerde ders veriyorum. Bu alana neden yöneldim? Aslında lisansım uluslararası ilişkiler. İletişim bilimleriyle ilgisi olan bir alan değil. Her zaman medyada çalışmayı istemişimdir. Televizyonda, özellikle haberde çalışmayı çok istemişimdir. Lisansı biraz daha ailemin gönlü olsun diye seçtim. Sonra yüksek lisans ve doktorada istediğim alanda devam ettim. Akademik alandan çok, işin sahasına duyduğum özlemle bu alana girdim ama akademiye girdikten sonra hem sahada hem akademide olamayacağımı fark ettim çünkü zaten akademide olmak çok zaman ve emek gerektiriyor. Böylece medya profesyoneli olmayı bir kenara bırakıp akademisyen olarak devam ettim. Sektörü bu şekilde takip ediyorum, diyelim.

Geleneksel ve günümüz medyasını kıyaslamanızı istesem neler söylemek istersiniz?

Geleneksel medya bir yandan çok eleştirdiğimiz, demode bulduğumuz, retro olarak tabir ettiğimiz ama bir yandan da hâlâ çok etkili olan bir medya. Özellikle belli bir izleyici kitlesi geleneksel medyaya sadık. Bu yüzden geleneksel medya hem ekonomi politik açısından hem içerik üretimi, izleyicilere olan etkileri ve izleyicilerin talepleri açısından hâlâ canlı. Dünyadaki durum da Türkiye’dekiyle benzerlik gösteriyor. Daha çok Türkiye üzerinden ele alırsak hem sahiplik açısından hem üreticiler açısından kitleyi etkileyen, yönlendiren ve önemseyen bir geleneksel medya sistemi görüyoruz.  Dijital platformların geleneksel medyaya etkisi var ama iki sistem arasında yeteri kadar etkileşim yok. Mesela geleneksel medyanın kodlarına göre diziler, yarışmalar, realite şovlar üretiliyor, haberler yayımlanıyor. Bir yandan da içerik olarak, üretim kodları, sunucuların seçimi, mekânlar, program süreleri o eski ve klasik formatta devam ediyor. Geleneksel tarafta böylece işleyiş devam ediyor. Tabii büyük kârlar olduğu için kolay kolay değişecek gibi de görünmüyor. Diğer yandan dijital platformların insanlara yeni deneyimler tattırdığını görüyoruz. Sosyal medyada içerik üreticilerinin artık kimlik edinmeye başladığını görüyoruz. Bir yandan da yeni bir kitlenin, geleneksele bağlı kitlenin oluşmadığını görüyoruz. Özellikle öğrencilerden takip ettiğim kadarıyla 2000 yılı ve üstü kuşağın artık gelenekselle pek işi kalmamış durumda. Onlar tamamen televizyonsuz yaşam sürdürüyor. Sosyal medyaya son derece hâkimler. Demek ki gelenekseli takip eden izleyici kitlesi tükendikten sonra ya da işte devre dışı kaldıktan sonra ilginç bir tablo ortaya çıkmaya başlayacak. Reklamcılar bile belli bir yaşın üstünü mesela belli tüketim imkânlarına sahip olmayanları hedef kitle dışında bırakıyor ve ona göre içerikler üretiyor. Tabii ki bu, bir yılda, üç yılda olacak bir şey değil ama uzun vadede ister istemez şu an değişime direnen geleneksel yapının da değişmeye başlayacağını görüyoruz. Bu konuyu bir de sahiplik anlamında düşünebiliriz. Geleneksel medyada, medya sahiplerinin iktidarla özellikle ilişkileri ve yönlendirilmeleri son derece baskın ve artık herkesin dilinde olan bir konuyken sosyal medya ve dijital içeriklerde bu konu çok gündeme gelmiyor. En azından bu kadar baskın bir yönlendirme yok. Bu açıdan ideolojik anlamda da geleneksel ve dijitalin büyük bir farklılığı var. Bu da ilginç bir inceleme konusu.


Medya sektörüne çalışanlar açısından baktığımızda ucuz işçilik ve istihdam sorununu görüyoruz. Sizce bu sorunlar nasıl
çözülebilir?


Geleneksel medyada eskiden beri süre gelen alaylı ve okullu tartışması var. Sektöre küçük yaştan itibaren emek vermiş, gerçekten A’dan Z’ye işin bütün aşamalarını öğrenmiş, bu işe gönül vermiş insanlar var. Evet alaylılar, çoğunluklar ama bir yandan da iletişim fakülteleri iyi mezunlar veriyor. Bu öğrenciler, sektöre girdiğinde yakın zamana kadar uzun süre çok büyük medya kuruluşlarında bile güvencesiz çalıştırılıyordu. Hocaları olduğum için yakinen takip edebiliyordum. Sigorta yapılmıyor öğrencilere, sadece yol ve yemek ücreti verilerek aylarca deneme süresi altında çalıştırılıyordu. Ondan sonra işe alınırlarsa da çok düşük ücretle, çok uzun çalışma saatleri ile temel hakları verilmeden köle düzeninin içine giren gençler görüyorduk. Bunlardan sadece bir kısmı iyi bir yere gelebiliyordu ama çoğu bu imkânlar yüzünden sektörü bırakıyordu. Tamamen bölümleriyle hayalleriyle alakalı olmayan alanlara geçiyordu. Genelde döngü bu şekilde gerçekleşiyordu. Sektörde kalanlar da fiziksel olarak, zihinsel olarak çok yoruluyordu. İdeallerine ulaşabildiklerini hiç sanmıyorum. Hayallerini gerçekleştirebilecek maddi kapasiteye zaten erişemiyorlardı. Aynı zamanda manevi olarak da meslekten soğuyorlardı. Bu yüzden son yıllarda geleneksele yönelen öğrenci de kalmamıştı.   Dijital platformların Türkiye’de popülerleşmesiyle bir şeyler değişmeye başladı. Disney Plus, Netflix, Exxen’in gibi dijital platformlarla birlikte yavaş yavaş çalışanların hakları düzenlenmeye başlandı. Bu hem yıllardır mücadele verip haklarını almaya çalışan eski emekçilerde hem de yenilerde umut yarattı ve bir motivasyon unsuru oldu. Çok da iyi oldu. Bu platformlar, aynı zamanda sendikaların da biraz daha söz sahibi olmasını sağladı. On yıl önce sinema televizyon sendikası, kurgucular sendikası, görüntü yönetmenleri derneği gibi sektör profesyonellerinin derneklerinin sesini de duymazdık. Ciddiye alınmazlardı ya da kendilerini ifade edemezlerdi. Şimdi bir yandan toplu olarak haklarda düzenleme yapılırken bir yandan bu örgütlü hareketlerin sesi çıkmaya başladı. Bence gençlerin bu konularda yalnız olmadığını, dâhil olabilecekleri bir oluşumun olduğunu bilmesi önemli. Tabii ki bu tarz oluşumlarda tek tip taleplerde bulunulması da önemli. Mesela “Yönetmenlerin haftalık kaşesi şu kadardır, kurgucuların bu kadardır.” denilmeli. Bunlar konuşuldukça bu iş sadece çalışanı tüketen, yoran, mental olarak bitiren bir iş olmaktan çıkacak gibi görünüyor yoksa geleneksel medya ile devam etseydik o zaman yine bu düzenlemeler olmazdı. Bir çeşit sömürü düzeni devam ederdi. Neyse ki bir şeyler düzeliyor, değişiyor.

Tarihe baktığımızda medya hep bir propaganda aracı olarak görülmüş. Bu durumun önüne sizce nasıl geçilebilir? Medya asıl amacına halkı bilgilendirmek, haberdar etmek gibi görevini nasıl yapabilir?

İletişim araçları hep bir propaganda amaçlı kullanılmış. Belli bir dönemde, iletişimle ilgili yapılan araştırmalar bile propaganda amacı ile kamuoyuyla paylaşılmış. Sadece kitle iletişim araçlarının değil, bazı araştırmacıların bile 1900‘lerde propaganda amaçlı araştırmalar paylaştığını görüyoruz. Fonlandıkları kişiler ya da kuruluşlar, kamu birimleri yüzünden işin akademik kısmında dahi etik olmayan sorunlar var. Medyanın bu yüzden hiç bu işlere bulaşmaması pek düşünülecek bir şey değil çünkü büyük bir güçten bahsediyoruz. Aynı anda milyonlarca kişiye ulaşabilen, onları etkileyen, yönlendirebilen ve bunu fark ettirmeden, dikte etmeden elindeki o sinematografik güçle yapabilen görsel bir oluşumdan bahsediyoruz. Medyanın işlevleri var. Bununla ilgili McBride Raporu diye meşhur bir rapor var. Medyanın işlevleri; insanları eğlendirmek, bilgilendirmek, kamuoyu oluşturmak, katılım sağlamak, kültür aktarımı olarak sıralanıyor. Bu işlevler, kamu medyası veya özel medya olmasına göre değişiyor. Mesela kamu yayıncılığında öncelikle bilgilendirme ve toplum faydası var, deniyor ama dünyaya baktığımızda kamu yayıncılığını hakkıyla yapan bir BBC, bir de Japonların kamu kanalı NHK var. Onun dışında sayabileceğimiz doğru dürüst kamu televizyonu yokken tecimsellerden yani özel televizyonlardan böyle idealist yaklaşım beklemek zaten çok zor. Ben genelde tüm derslerimde şöyle diyorum: Televizyon ticari bir işletmedir. Öncelikle amacı kâr elde etmektir. Bu yüzden televizyondan ulvi amaçlar beklenmemelidir. Elbette televizyonun çok büyük faydaları var. Mesela toplumsal belleğin aktarılması, muhafaza edilmesi, arşivlenmesinde çok büyük rolü var. Haberler üzerinden düşündüğümüzde bilgiyi kısa sürede ulaştırmak, insanları uzmanlarla buluşturmak gibi pek çok işlevi var ama uygulamada televizyonu açtığımızda, haberlere baktığımızda izlediğimiz şeylerin ne kadarı haber? Haber değil izlediklerimiz. Biz ne izliyoruz? Özellikle Türk televizyonlarında gündelik yaşamdan kesitler izliyoruz. O, bir kuşak hâlinde bize o gün neler olduğunu gösteriyor.  Bu yüzden temel meseleleri çözmeden daha üstteki o toplumu etkilemek, yönlendirmek, iyi bir noktaya taşımak gibi işlevleri pek bekleyemeyiz medyadan.  Ben bu konuda karamsarım açıkçası.

Etik kavramını konuşmak istiyorum. En azından bu kavramın var olduğunu hatırlatalım. Medya etiği nedir?

İletişim hukuku dersimiz var ve medya etiği derslerimiz var bizim. Bütün iletişim fakültelerinde var. Bu derslerde konuştuğumuz çoğu şey için öğrenci arkadaşlar bile şöyle soruyor: “Evet, bunu böyle anlatıyorsunuz ama biz bunu çalıştığımız yerde uygulayabilecek miyiz? Bu kurallar, uygulamada, saha da var mı?”  Biz de evet, siz bunu bilin ama bunu uygulamayacağınızı da bilin, diyoruz. Bu bile üzerinde tartışılması gereken bir konuya dönüşüyor. Her medya çalışanının, her medya profesyonelinin etik çerçevesi olmalı. Etik dışında pek çok şeyi kurumsal bağlamda görüyoruz maalesef. Onun içerisine de finansal ilişkiler giriyor, siyasi ilişkiler giriyor, toplumsal değerler giriyor. Neyin etik olduğu, neyin olmadığı biraz da koşula göre, içeriğe göre değişebiliyor. Bir de on televizyon kanalından dokuzu eğer trendlere uygun şekilde ve çok ilgi çeken bir yayın yaparsa onuncusu da böyle yapmak zorunda kalıyor. Televizyon kanallarının, birbirinden etkilendiğini, kuralları yıkarken birbirini cesaretlendirdiğini görüyoruz. Bu sistem de iş biraz da izleyiciye, okuyucuya ya da sosyal medyada bunu paylaşan içerik üreticisine düşüyor. Belki biz izlemedikçe, okumadıkça, paylaşmadıkça karşı taraf bir düzenlemeye gidebilir. Tabii herkesin farkındalık sahibi olması ne kadar mümkün?

Televizyonculuk alanından devam edersek gündüz kuşağı programları toplumun ahlakını bozuyor mu ya da sizce topluma nasıl bir etkisi oluyor?

Toplumun ahlakı nedir? Önce bunu düşünmek lazım. Kitlenin ahlakı, bireylerin ahlakı, grupların ahlakı bir de daha geniş kalabalıkların ahlakı… Böyle katman katman düşündüğümüzde aslında bu toplumun ahlakı, tutumu, davranışı, hayata bakışı kolaylıkla televizyon içerikleriyle şekillendirilebilir mi? Eğer bu kadar kolay etkilenebiliyorsa o ahlak ya da davranış ne kadar yerleşmiştir veya benimsenmiştir? Televizyon programlarının şiddete yönelttiğini kanıtlayan bir araştırma yok. Mesela intiharla ilgili konular çok tartışılır. İntihar haberleri paylaşılmalı mı paylaşılmamalı mı? Paylaşılırsa insanları intihar etmeye yönlendirir mi? İntiharla ilgili, şiddetle ilgili, cinayetle ilgili, ahlakla ilgili, evlilik dışı ilişki ile ilgili tartışılan pek çok konu var. Aslında bunlarla ilgili temel şey şu: Bardaktaki son damlayı oluşturabilir bu programlar, içerikler. Kişi, bu eylemleri sergileyecektir zaten, son bir yönlendirmeye ihtiyacı vardır. Belki izlediği, okuduğu, maruz kaldığı şeyler bu eyleme neden olabilir ama insanın içinde böyle bir eğilim yoksa böyle bir düşünce, birikim yoksa bir etkilenme olmuyor.  Gündüz kuşağında izlediğimiz olaylar, kimine çok dehşet verici gelir, kimini çok şaşırtır, kimine çok komik gelir. Kimi de “Benim hayatıma çok benziyor ama neyse ki ben de bu eğilim yok.” der, şükür edecek bir şey bulur kendisi için. Bu yüzden öyle genel bir etki, bir yönlendirme veya ahlaki erozyon olabileceğini düşünmüyorum. Tabii şu var: Olayları olağan görmeye başlamak, onların bize duygusal olarak ağır gelmemesi, bizi şaşırtmaması söz konusu olabilir. Bir de mahremiyet anlayışının genel olarak değişmesi toplum dokusu üzerinden bir etkiye sahip olabilir. Eskiden aile arasında bile konuşulmayan, tartışılmayan bazı şeylerin milyonların önünde konuşulmasının, paylaşılmasının, tartışılmasının normalleşmeye başlaması ilginç bir etki olabilir.  Kısacası boş içerikler, bir değeri yok ama onları da televizyonun o ticari başlığı altında düşünmek gerekiyor. Bu programlar, reyting getiriyor, yapımcısına ve televizyona milyonlar kazandırıyor. Bu yüzden o programlar, orada olmaya devam edecek. Yine şöyle de bir yapı var televizyonda: O kadar hızlı değişiyor ki içerikler, sürekli bir akış olduğu için ve hiçbir konu tutarlı bir şekilde derinlemesine tartışılmadığı, konuşulmadığı için her şey hemen unutuluyor. Sürekli yeni bir felaket, yeni bir skandal oluyor. Etki uyandırabilecek kadar uzun gündemde kalmıyor hiçbir şey. Sadece oyalayıp vaktimizi çalar gündüz kuşağı programları. İzleyip izlememek izleyicinin tercihi.

Teknolojik aletlerin gelişip yaygınlaşması her şeye yansıyor. Bu durumu yurttaş gazeteciliği diye bir kavramla hissediyoruz. Yurttaş gazeteciliği için neler söylemek istersiniz?

Yurttaş gazeteciliği de teknolojik gelişmelerin gazeteciliğe yansıması da güzel. Birincisi yurttaş gazeteciliği sayesinde farklı perspektiflerin kitlelerle paylaşılması, kamuoyuna ulaşması söz konusu oldu. Böylece tek dil, tek bakış açısı, tek haber aktarımı tercihi gibi etkenlerden kurtulmuş oluyoruz. Bir de yurttaş gazeteciliği belli bir çerçevenin de dışına çıkmamızı sağlıyor. Profesyonel gazeteciler, profesyonel medya üreticileri sürekli belli bir çerçeveden bize olayları aktarıyor. O çerçevenin dışında kalanlar veya o çerçeveye hiç dâhil edilmeyenler var. Yurttaş gazeteciliği farklı çerçeveleri de deneyimlememizi sağlıyor. Burada tek sorun, ne kadar nitelikli bilgi aktarıldığı. Yurttaş gazeteciliği, ne kadar dezenformasyon ya da misenformasyon içeriyor? Onun dışında çok seslilik, çok renklilik, farklı kimliklerin sesini duyurabilmesi, bir mesaj üretebilmesi her zaman iyi bir şey. Klasik ama telefonla her şeyi yapabiliyor olmak da iyi bir şey. Böylece biz geleneksele muhtaç değiliz artık. Bu hem içeriği tüketenler açısından hem üretenler açısından bence çok iyi bir gelişme medyada.

Siyaset ile medya ilişkisini yorumlar mısınız, dünyada ve Türkiye’de siyasiler nasıl bir dil kullanıyor?

Türkiye’de değil, tüm dünyada medya hiçbir zaman bağımsız bir yapı olmamıştır. Tek başına duran, sistemin içerisinde bir yeri olan, özgün ve özgür bir şekilde içerik üreten bir yapı değil medya. Mutlaka siyasetle daha doğrusu iktidarla aynı zamanda da endüstriyel güçlerle bağlantısı var. Gücü keşfedildiğinden beri kitle iletişim araçlarının farklı toplumlarda, farklı zamanlarda, savaş dönemlerinde çok yoğun bir şekilde kullanıldığını görüyoruz. Bu yüzden siyasetçi etkisinden arınmış bir medya düşünmek mümkün değil. Bir yandan şu da var: Her televizyon kanalının, her gazetenin, her radyonun bir ideolojisi, bir yayın politikası var. Yayın politikası içerisindeki bu medya biriminin içindeki kişilerin de aslında dünya görüşlerinin bir yansıması var. İnsanın olduğu her yerde zaten siyasetten ve ideolojiden söz edebiliriz. Burada önemli olan, bu içerikleri tüketenlerin karşılaştırmalar yaparak doğru içeriğe, doğru bilgiye ya da doğru bakış açısına ulaşmaya çalışması. İzleyicinin ya da okuyucunun medyanın pek çok farklı unsurdan etkilenen, son derece taraflı, son derece gizli bir şekilde kültür, ideoloji, fikir aktarımı yapmaya çalışan bir araç olduğunu fark etmesi gerekiyor. Düşündüğümüz gibi masum ve idealist bir yapıdan bahsetmiyoruz. Bu yüzden hem dünyada hem bizde siyasetçilerle ilişkiler hep vardı ve var olacak. Siyasetçilerin dili, ülkeden ülkeye, bölgeden bölgeye göre değişebiliyor. Türkiye’de genel olarak zaten siyasi dilde bir sorun var. Çok fazla stereotip var bizim siyasetimizde. Siyasetçi erkek figürü, siyasetçi kadın figürü var. Mesela Türkiye’de genelde dominant, baskın, fiziksel olarak daha güçlü görünen, tamamen dış görünüşüyle değerlendirdiğimiz siyasetçilere yöneliyoruz. Genelde bu kişiler, toplum tarafından takdir görüyor. Kadın siyasetçiler bile erkek siyasetçiler gibi davranmaya, görünmeye çalışıyor. Siyasette erkek baskın bir söylem ve sistem var. Bu stereotiplere bağlı kaldığımızı nereden anlıyoruz? Medya sık sık “X ülkenin genç ve güzel bir kadın olan adalet bakanı sadece 26 yaşında.” diyerek onun fotoğrafını paylaşıyor. Bizde onun bakan olması hayretler içinde karşılanıyor çünkü biz de bakan dendiğinde hep gözümüzün önüne belli tipler, profiller geliyor. Çoğu siyasi partide karizmatik lider dediğimiz bir sistem var. Tamamen bütün söylem, liderin etrafında dönüyor. Lider tamamen merkezi iletişim sistemiyle tamamen hiyerarşik bir yapıyla bütün alt birimleri yönetiyor.  Türkiye’deki bu yapının ve iletişim modelinin nasıl oluştuğuna dair ipuçları var. Bahsettiğim bu iletişim modelinde, tamamen tek kişi mesajı üretiyor ve ürettiği mesajı alt birimlere olduğu gibi göndermeye çalışıyor. Bu süreçte, kimsenin inisiyatifi yok. Kimse mesajda değişiklik yapamıyor. Bu bile aslında ne kadar lider odaklı olduğumuzun, son derece hantal bir yapıyla içeriklerin üretildiğinin bir göstergesi. Bu yüzden Türkiye’de çok geleneksel ve kırılması zor bir yapı var. Alttan üstte doğru yenilikçi, farklı bir söylem geliştirildiğinde o kişinin bir süre sonra devre dışı, sistem dışı bırakıldığını görüyorsunuz. Yaş ortalamasına da bakıldığında Z kuşağıyla özellikle hiçbir bağlantısı olmayan bir siyasi yapı karşımıza çıkıyor. Dünyada da aslında hiç ummadığımız ülkelerde ya da topluluklarda siyasi dilin daha muhafazakârlaştığını görüyoruz. Sadece bazı ülkelerde, daha genç söylemlerin hâkim olduğunu görüyoruz. Mesela Yeni Zelanda başbakanı Jacinda Arden’in yaklaşımı ve duruşu benim çok ilgimi çekiyor ve hoşuma gidiyor. Son derece medeni, söylemleri dramatikleştirmeyen ya da çok politize etmeyen doğal ve insancıl bir şekilde içerik ve söylem üreten bir politikacı. Bunlar nadir örnekler. Türkiye’de siyasetçilerin beden dilinin genelde Amerikalı politikacıların beden diliyle çok benzeştiğini görüyoruz ve genel olarak bizim de bu kodları benimsediğimizi görüyoruz. Kamuoyu genelde dimdik duran, elini masaya vuran politikacılar görmek istiyor. Normalde biz “Beden dilinde insanlara işaret etmeyin, kolunuzu ve bacağınızı çok büyük hareket ettirmeyin, aşırı dik durmayın, saldıracak gibi görünmeyin.” deriz. Bu, genelde Amerikalıların başarılı iyi, güçlü olarak tabir ettikleri insan görünümüdür, beden dilidir. Doğu kültüründe tam tersine insanların gözünün içine bakmak saygısızlık ya da mahreme izinsiz girmek olarak kabul edilir. İletişim dili olarak tamamen batıdan etkilenmemiz de yine enteresan bir konu.

Dijital medyanın işleri kolaylaştırdığını görüyoruz ancak bu durum ne kadar sürdürülebilir? Medya buradan nereye evrilir?

Dijital medyanın etkisi sürdürülebilir çünkü kullanımı çok pratik ve çok yaygın. Elimin altındaki telefonla her şeye ulaşabiliyorum ya da bir olayla ilgili bir şey gördüğüm zaman internete bakıp devamını öğrenebiliyorum, olayın öncesini, sonrasını, görsellerini, videolarını bulabiliyorum. İnternet büyük bir hazine bu anlamda. Sınırsız bir içerik depolama alanı. Bu nedenle ben kolay kolay alternatif aramayacağımızı düşünüyorum. Mesela evime gidip bilgisayarımın başıma geçmem gerekmiyor, internet bağlantısı varsa arayıp bulabilirim hemen.

Toplumsal anlamda sosyal medya kullanımı bize ne katar ya da ne kaybettirir?
 

Sosyal medyanın deneyimlediğim ve en sevdiğim yönü, kamuoyu oluşturmadaki etkisi. Özellikle kamu kuruluşları yetkilileri tarafından pek çok konu göz ardı edilebilecekken sosyal medyanın, gücü sayesinde kamuoyu oluşturulabildiğini görüyoruz. Bazı konularda, sosyal medya, insanların hâlâ bir araya gelebileceğini, toplu olarak ses çıkarabileceğini, hakkını arayabileceğini ya da tepki gösterebileceğini gösteriyor. Dijital bir birlik olabilme hâli sağlıyor. Mesela bir protesto olduğunda herkes sokağa çıkıp dökülemez, dökülmüyor da ama bunu sosyal medyada farklı yerlerden insanlar bir araya gelip yapabiliyor. Bu da yeteri kadar yönlendirici olabiliyor. Bazı dava dosyalarının kapatılmadığını, sosyal medyadaki ısrar tarafından sonuçlandırılabildiğini ve katillerin cezalandırıldığını biliyoruz. Aynı şekilde sosyal sorumluluk kampanyalarının hızla yayılabilmesi sayesinde çok önemli ve güzel işler başarılabiliyor. Eskiden televizyonlarda dönem dönem yardım kampanyaları yapılırdı. İhtiyacı olan kişiler için çok faydalı olurdu. Şimdi bunları Haluk Levent tek başına yapabiliyor. Onun her gün birileri için yardım topladığını ve başardığını görüyorum. Negatif tarafları tamamen kişisel kullanımla alakalı. 10 saat boyunca sosyal medyada kalıp, oyalanıp vakit kaybedebiliriz ya da bir konuyu araştırmak, bir sanatçıyı, bir bilim adamını takip etmek ya da bir çalışmayla ilgili bir profili gözlemlemek, incelemek için de kullanabiliriz. Negatif tarafı tamamen kullananla ilgili. Sosyal medyayı negatif eleştirenler, vakit kaybı diyenler eğer onu kullanmazsa normalde ne yapıyor? Hiçbir şey. Sosyal medya kullanımı normalde zamanımızı nasıl kullandığımızın bir yansıması. Yine de dikkatimi çeken bazı konular var: Sosyal medyada bize aşılanan o güzellik anlayışı, “İdeal kadın şöyle olmalıdır.”, “İdeal erkek böyle olmalıdır.” denmesi, ayrıca belli törenlerin sanki zorunluymuş gibi sosyal medyada insanlara öğretilmesi mesela cinsiyet açıklama törenleri, evlilik teklifleri belli ritüellerin sadece paylaşılmak üzere yapılmaya başlanması, çok zayıf olmanın kutsanması, kusursuz cildin kutsanması, photoshop ve filtrenin doğallaşması vs.
Bunlar yine göze çarpan negatif etkiler ama herkes için geçerli unsurlar değil. Temelde bir problem varsa “Maruz kaldığımız içerik bizi etkiliyor ve son yönlendirmeyi yapıyor.” diyelim. Temelde bir problemimiz yoksa o zaman o içerik bizi teğet geçiyor.

Sosyal medyanın ya da dijital platformların etkileri üzerinden devam etmek istiyorum. Sizce bu platformlar toplumsal sınıf ayrımlarını birleştirdi mi yoksa ayrıştırarak daha mı görünür kıldı?

Sosyal medya, sınıfsal ayrımları biraz görünür kıldı. Toplumda sınıflarla ilgili ön yargıları pekiştirmiş olabilir. Düşünüyorum da hayattaki pek çok şey gündelik yaşamda da sınıfsal niteliğe sahip. İstanbul’daki, tatil yörelerindeki pek çok şey sınıfsal. Güzel bir plajda, temiz bir denize girmek de sınıfsal. Kalabalığın içerisinde kendine bir yer bulmaya çalışmak da sınıfsal. Sabah metrobüste son kalan 30 santimlik alana sıkışmaya çalışmak da sınıfsal çünkü o saatte, o koşullarda işe giden belli bir sınıfa mensup kişiler var. Genelde orta sınıfa mensup insanlar olarak hep beraber işimize ulaşmaya çalışıyoruz. Geçenlerde Twitter’da gördüm. Galata Port’un olduğu bölgeden, kıyıdan Karaköy’e sadece deniz kenarından yürüyüp gidebilecek şekilde bir düzenleme yapılmıştı, çok güzeldi. Daha sonra o alanın bir kısmını bir otele kiralamışlar sanırım, otel, kıyıyı kapatmış. Yalnızca otelin müşterileri, o alana girebiliyor ve denizi seyredebiliyor. Bu da sınıfsal. Sıradan bir vatandaş olarak ben denizi seyrede seyrede şöyle huzurlu bir şekilde yürüyemiyorum çünkü sadece belli bir bütçeye sahip olanların girebileceği ve faydalanabileceği bir yer oldu. İstanbul’un pek çok yerinde bu böyle. Türkiye’de de dünyada da bu böyle. Nereden baksan bu iş, sınıf meselesine ulaşıyor. Çoğumuz orta sınıf ailelerin çocuklarıyız. Gideceğimiz okullar bile aslında planlandı. Buna göre “Mutlaka okumalısın ve meslek sahibi olmalısın.” mesajı bize verildi çünkü içinde bulunduğumuz sınıf bunu gerektiriyordu. Aslında sınıf olgusu, sadece belli bir grubun kültürünü, yaşam biçimini, çalışma koşullarını gösteren bir şey olmanın da ötesine geçti. Artık sınıfımız, nasıl yaşadığımızı ve nasıl öldüğümüzü belirler hâle geldi. Hepimiz için sunulan bu dünyanın nimetlerinden nasıl yararlandığımızı da belirler hâle geldi. Bu da bana çok üzücü geliyor. Mesela neden ben deniz kenarına bakarak oturamıyorum? Neden o alandan geçemiyorum? Neden o plajda denize giremiyorum? Kim nereyi ve neden kapatıyor? Bu sorular içerisinde her şeyin sınıfsal olduğu sonucuna varıp varıp duruyorum. Bu, bizim düğün törenlerimizi, yemek alışkanlıklarımızı, eğitim ve meslek tercihlerimizi, hayata bakış açımızı da etkiliyor. Ne kadar girişimci olup olmayacağımızı da etkiliyor. Orta sınıf daha garantici. Bu yüzden kolay kolay girişimci olamıyor çünkü önünü görmek zorunda. Kimliğimiz, sınıfımızla şekillenmiş. Bunun yanında benim daha çok kafayı taktığım kimliğin şekillenmesi neredeyse bir genetik gibi aileden aktarılan bir şey. Hadi, onu bir yana bıraktım! Tercihlerimizi, özelliklerimizi biraz aydınlanınca biraz değiştirebiliriz, kontrol edebiliriz ama yaşadığım şehirde ya da ülkede neye ne kadar ulaşabileceğim? Bazı yolların bana kapalı olması manevi anlamda da sınıfsal içeriğe sahip.
Sosyal medya sınıflar arasındaki adaletsizliği daha çok görebilmemizi, ölçebilmemizi sağladı. Mesela influensterın birisi “Ben de ucuz giyiniyorum, üç beş bin lira yetiyor.” dedi. Aradaki bu zihniyet farkını bu kadar net analiz ediyor olabilmemiz sosyal medyayla oldu. Böylece biz farklı yaşamları, farklı söylemleri gözlemleyebilir olduk. Bu da tabii ki sistemin ne kadar adaletsiz olduğunu biraz daha anlamamızı sağladı çünkü eskiden bunu sadece tahayyül edebilirdik. Şimdi daha yakından görmeye başladık. Evler, çalışma şartları, tatiller insanı ister istemez “Nasıl bu kadar adaletsiz bir dağılım olabilir?” diye düşünmeye başlatıyor. Sosyal medya bunları daha görünür kıldığı için aslında toplumsal huzursuzluk da artıyor çünkü insanlar zannediyor ki toplumun tümü böyle.

Peki, hiç mi umut yok?

Umutlu değilim genel olarak. Romantiğim ama realistim bir yandan da. Her zaman şunu söylüyorum: Bu koşullar, kolay kolay değişmez. Ne Türkiye’de ne dünyada değişir çünkü bu sadece partilerle ilgili bir şey değil yani. Genel bir bozulma ve çürüme varsa bunları gördükten sonra da dünyanın daha iyi bir yer olacağına dair pek umudum yok. Bir şeyler birdenbire değişmeyecek, insanlar birdenbire düzelmeyecek. İyi kalpliler ve kötü kalpliler, vicdanlılar ve vicdansızlar var. Bu denge de kolay kolay iyiler ve vicdanlılar lehine değişmeyecek. Standartları bir kenara bırakıp gelişine yaşamak da iyi bir şey değil bence. Yine de biz yaptığımız şeyi iyi ve vicdanlı bir şekilde yapmaya devam edip yaşamı sürdürmeliyiz, o kendimize oluşturduğumuz korunaklı alanda.
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

hava durumu HAVA DURUMU
arşiv HABER ARŞİVİ
linkler LİNKLER
  • zaferözpolatmedya.com
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat