FINDIK AĞACININ HİKÂYESİ

Tarih: 13 Eylül 2021 21:36
FINDIK AĞACININ HİKÂYESİ

Gülseren KAYA/YAZAR

Lübeck’in merkezinde güzel bir parkta, kocaman gövdesiyle gökyüzüne uzanan dallarıyla ve yemyeşil yapraklarıyla “Ben de buradayım.” diyen bir ağaç gördüm.
Fındık ağacı olduğunu duyduğumda çok şaşırdım.
Karadeniz bölgesinde yaşayan bu ağaç türünün Kuzey Avrupa’da ne işi var diye düşünmeden edemedim.
 
Görür görmez bu ağaç bana inanılmaz bir huzur verdi.
Büyük gövdesi ve uzun dallarıyla “Gel, benden korkma! Ben seni kötülerden saklar, gerekirse güneşten, yağmurdan korurum.” der gibiydi.
Hayranlıkla ağacın üzerime şemsiye gibi uzanan dallarının altında dolaştım, yapraklarını tuttum, kokladım.
Kendimi kocaman büyük bir çadırın altındaymışım gibi güvende hissettim.
 
Sanki Karadeniz’de fındık toplamaya gelmiş ailenin keşfe çıkmış haylaz çocuğu gibi neşelendim birden. Tanıdık bir şey vardı bu ağaçta beni kendine çeken.
Bu ağacın benim doğduğum topraklardan geliyor olması mıydı yüzümü gülümseten?
“Keşke gündüz gözüyle görebilme imkânım olsaydı!” diyerek hayıflandım.
 
HEM GURUR HEM HÜZÜN
 
Sonra bu görkemli fındık ağacının hikâyesini dinledim.
Çok etkilendim ve size de anlatmak istedim.
 
Mölln’de, Türkiye kökenli Aslan ailesinin kaldığı evi ateşe veren ırkçı saldırganlar 23 Kasım 1992’de üç kişiyi katlettiler. Saldırıda 10 yaşındaki Yeliz Arslan, 14 yaşındaki yeğeni Ayşe Yılmaz ve 51 yaşındaki nenesi Bahide Arslan hayatını kaybetti.
 
İşte bu fındık ağacı, Lübeck’teki bu parka Mölln’deki katliamda ölenlerin anısına dikilmiş. Ne büyük bir anlam taşıyor değil mi?
Burada olmasının sebebini, farkındaymış gibi taşımaya devam ediyor.
Parkın ortasında inatla ve her şeye rağmen dik durma çabası işte tam da bu yüzden.
 
Ana vatanından sökülüp buraya dikilen fidan, yıllar sonra büyümüş serpilmiş ve kocaman, ulu bir ağaç olmuş.
Tıpkı buraya getirilen ikinci neslin çocukları gibi.
Göçmen çocuklar gibi o da doğduğu, filizlendiği ana vatanından sökülüp getirilmiş. Sonradan ekildiği bu topraklara zamanla alışmış, kökleriyle tutunarak yeşermiş hatta burada yaşayanlara fındık vermiş yesinler diye.
Şimdi sapasağlam, kuvvetli gövdesiyle mevsimlere, aylara, yıllara meydan okuyor.
 
Fındık ağacının hikâyesini dinlerken düşündüm hem gururlandım hem hüzünlendim.
Gururlandım, “Duyarlı, güzel ruhlu insanlarımızın önayak olduğu ne güzel şeyler varmış. Kim bilir daha başka ne güzel işlere imza atmıştır kimsenin haberi olmadan.” dedim.
 
Hüzünlendim, kundaklanan o evde, can pazarının tam orta yerinde, alevlerin arasında Azrail’le boğuşan yaşlı bir kadın ve iki çocuk canlandı zihnimde.
Tüylerim ürperdi, umarım bu ürpertiyi fındık ağacıyla tanışan ve hikâyesini dinleyen herkes yaşıyordur.
 
Yakanlar lanetlenirken yananların, bu fındık ağacı ile doğaya has bir masumiyetle anılıyor olması, hâlâ duyguların var olduğunun ve istenirse güçlenebileceğinin bir göstergesi değil mi?
 
Gönül ister ki insanoğlunun yarattığı her utanç, doğanın saf ve temiz masumiyetiyle temizlenebilsin.
 

 

https://www.gazetehamburg.com/makaleprint/findik-agacinin-hik-yesi/