AYDINLANMA ÇAĞI’NDAN GÜNÜMÜZE BİR HİKÂYE: NATHAN DER WEİSE

Tarih: 12 Nisan 2021 20:44
AYDINLANMA ÇAĞI’NDAN GÜNÜMÜZE BİR HİKÂYE: NATHAN DER WEİSE

Songül Şahin/Yazar


Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim de hikâyemizin gidişatı hakkında şimdiden biraz fikrimiz olsun. Fikrimiz olsun ki zaten zevkli olan hikâyemiz, daha da keyifli hale gelsin. Şu an yanınızda birileri varsa hikâyeyi sesli okuyun. Göreceksiniz, hepinizin hatırasında keyifli bir an olarak kalacak.
Hikâyemiz, hümanistliği ve toleransı ele alır.
Sultan Selahaddin Eyyubi, olayın başkahramanlarından biridir.
Hikâye, 1189-1192 yılları arasında gerçekleşen Üçüncü Haçlı Seferi sırasında, Kudüs’te bir ateşkes dönemine atıfta bulunur. Üç kutsal din için büyük anlam ifade eden Kudüs’te gerçekleşir. Hikâyenin yazıldığı dönem ise 18. yüzyılda doğan Aydınlanma Çağı’dır yani artık her şeyin kişinin aklı ve hür iradesi ile olmasını temel alan bir çağ. Bu çağdan önce düşünmek yasaktı ve her şey, din adamları ne diyorsa öyle olmak zorundaydı. Aydınlanma Çağı’nda, halkın da düşüncelerini dile getirmesi mümkün oldu.
Dönemin öne çıkan filozoflarından biri olan Alman Immanuel Kant bu dönemin halkına şöyle seslenir: “Kendi düşüncelerini kullanma cesaretine sahip ol!”
Hikâyenin yazarı Gotthold Ephrahim Lessing’dir. Bu hikâyesinde, tek yaratıcıya sahip olan üç kutsal dinde toleransı ve hoşgörüyü hedef alır.
ZOR SORU
Hikâyenin başkahramanı Yahudi bir tüccar olan Nathan’dır.
Nathan uzun süren bir ticaret işinden geri döner. Döner dönmez evinin yandığını ve kızı Recha’yı, Hristiyan bir Tapınak Şövalyesi’nin kurtardığını duyar. Aynı zamanda Nathan, bu Tapınakçı’nın hayatını Sultan Selahaddin’e borçlu olduğunu öğrenir. Söylenilenlere göre Tapınakçı, Sultan Selahaddin’in yıllar önce ölen kardeşi Essad’a çok benziyormuş. Bu benzerliğinden dolayı Sultan Selahattin, 20 mahkûm arasından onu bağışlamış ve serbest bırakmıştır.
Nathan Tapınakçı’ya teşekkür etme amacıyla kendisini ziyaret etmek istediğini, kızının dadısı Daja ile bildirir. Tapınakçı bunu reddeder. Çünkü kendisi bir Hristiyan’dır ve bir Yahudi ile muhatap olmak istemez fakat Nathan kararlıdır ve ona ulaşacak yol arar.
Dışarıda gördüğü bir şövalyeyi çevirir ve ondan rica eder. Önceleri kızgın olan şövalye, Nathan’ın nazik tavrından dolayı kabul eder.
Sultan Selahaddin ise sarayında, kara kara Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında nasıl barış olacak diye düşünmektedir. Aynı zamanda, bunu destekleyecek kadar parası yoktur. Bunun için Nathan’ı sarayına çağırır.
Saraya girdiğinde Nathan sorulan soru ile şaşkına döner. Sultan Selahaddin ona, “Bizim Bilge Nathan’ımız olduğuna göre söyle. Hangi dini gerçek din olarak görüyorsun?” diye sorar. Nathan çok iyi bilir ki doğru cevap vermediğinde kellesi gidecektir. “Sultan’ım ben Yahudi’yim.” diye cevap verir. Sultan Selahaddin de “Ben de Müslüman’ım. Ne yapacağız?” diye yine sorar.
Nathan bir hikâye ile cevap vermek ister. Hikâye konusuna sıcak bakmayan Sultan Selahaddin yine de dinlemeyi yeğler. Nathan anlatmaya başlar.
YÜZÜK DENKLEMİ
Çok eski zamanlarda, Doğu’da çok özel yüzüğü olan bir adam varmış. Bu yüzük, çok özel olan opal taşından yapılmış ve yüzlerce rengi bir arada barındırırmış. Bu yüzüğün ayrıca yaratıcı önünde, kullarını sevdirmek gibi de mühim bir özelliği varmış. Bu yüzden herkes, bu yüzüğe layık olmaya çalışırmış. Bu yüzük, zamandan zamana sırası ile babadan oğula verilmiş, ta ki üç oğlu olan bir babaya denk gelene kadar. Ölmeden önce bu babanın, yüzüğü oğullarından birine vermesi gerekmiş. Bu baba, üç oğlunu da eşit şekilde severmiş ve yüzüğü birine verip diğerlerini nasıl üzerim diye içi içini yermiş. Nihayetinde bir çözüm gelmiş aklına. Yüzüğün aynısından iki tane daha yapacak birini bulmuş. Bu kişi, yüzüğün kopyalarını öylesine güzel yapmış ki baba bile ayırt edememiş. Oğullarını tek tek çağırıp “Sen benim değerli oğlumsun.” deyip hepsine ayrı ayrı, yüzükleri vermiş ve ölmüş.
Bir müddet sonra tüm oğullar, aynı anda yüzük bende deyip evin hükümdarlığını almaya çalışmış. Hepsi aynı anda şok olmuş. Üçünde de aynı yüzük varmış. İşin içinde çıkamayınca mahkemeye gitmiş.
İşin içinde cezai bir durum bulamayınca Hâkim onlara şöyle nasihatte bulunmuş: “Yüzüğü olduğu gibi kabul edin. Hepiniz bunu babanızdan aldınız. Bunun anlamı, babanız üçünüzü de aynı derecede sevdi. Birinize verip diğer ikinizi üzmek istemedi. Yüzüğün madem sahibini yaratıcı ve insanlar önünde sevdirmek gibi bir özelliği var, tüm gücünüzle bu yüzüğe layık olmaya çalışın. Bu değerli yüzüğün hakkını verebilmek için uğraşın. Bunu yaparken adaletli, merhametli hakkaniyetli davranın. Her biriniz, sahip olduğu yüzüğü gerçekmiş gibi düşünsün.”
Buradaki üç yüzük üç kutsal dini temsil ediyor: İslam, Yahudilik ve Hristiyanlık.
ÜÇ DİNE MENSUP KİŞİLERİN AİLESİ
Sultan Selahaddin, bu çok anlamlı hikâyeden fazlası ile etkilenir ve Nathan'dan arkadaşlığını rica eder. Tam bu esnada saray şövalyesi, Nathan'in kızı Recha'nın evlatlık olduğunu söyler. Bunu ona, Recha'nin dadısı Daja gizlice bildirmiştir.
Kaynaklara bakan Sultan Selahaddin Recha'nın kayıp kardeşi Essad 'ın kızı olduğunu ve şövalye ile kardeş olduğunu öğrenir.
Böylelikle sarayda üç kutsal dine mensup insanlar bir aile hâline ne gelir.
Almanya' da bu konu edebiyat derslerine hâlen işlenir. Türkiye'de Alman Dili ve Edebiyatı bölümlerinde de işlenir.
Aydınlanma Dönemi’nden günümüze değin anlamını taşıyan ve içimizi ısıtan bu hikâyeyi, çoğunlukla evde oturduğumuz şu dönemlerde, sizlerle buluşturmayı çok tatlı bir görev olarak borç bildim.
 

 

https://www.gazetehamburg.com/makaleprint/aydinlanma-cagi-ndan-gunumuze-bir-hik-ye--nathan-der-weise/