13 Ekim 2019 15:28
-A +A
Arzu DİNÇER

Yerini bilme

Arzu DİNÇER ( gazetehamburg.com)

Rakamlar hayatımız için vazgeçilmezdir. Severim onları. Sevdiğiniz her şey de insana güzel gelir öyle değil mi? Hatta iddialı bir şekilde tutku doğurur. Geçenlerde edebiyat üzerine yapılan bir konuşma sırasında basmakalıp yazım tarzı olan bir yazar hakkında görüşler konuluyordu ortaya. Bir kişi şöyle ifade etti:
-Üçüncü sınıf yazarlar…
Ve bu yazıyla sizin karşınızda buluverdim kendimi. Ne çok seviyoruz yergi sırasında insanları gömmeyi. Beynime kazıdığım cümle hakkında bir araştırma yaptım. Dünya da böyle bir tanımlama var mı diye. “Üçüncü sınıf yazar”
Sınıf kavramı üzerinde durmak istiyorum öncelikle; Elmayı yiyenler ve yemeyenler demek gelse de içimden sanırım elma hikâyesinin hemen ardından başlamış olsa gerek bu sınıflaşma. Bu konuda yıllarını araştırmalara vermiş birçok sosyolog, tarihçi, antropolog vb. bilim insanlarının yapıtlarına başvurmak lazım. Ama en bilinen dönemden bir örneklem verebilirim. Fransız devrimi öncesi toplumda sınıflaşma üçe ayrılıyormuş:

  1. Din adamları ( Yukarı ve aşağı diye kendi içlerinde ayrılmayı başarmışlar, sadece DUYGUSAL)
  2. Soylular (Kılıç –Saray ve Taşra diye ikiye ayrılmışlar!-, Asker ve Giysi Soyluları olarak üçe bölünmüşler, yine sade ve sadece DUYGUSAL)
  3. Üçüncü sınıf (Burjuva ve halk olarak ayrılmışlar tabi yine her şey DUYGUSALLIKTAN)
Efendim din adamları kralın bile üstündelermiş. Vergiden, askerlikten muaf tutulan bu insanlar bir de toprakların, gayrimenkullerinde sahibi oldukları yetmiyor gibi köylü/halktan vergi topluyorlarmış. Tabi “aşağı” olanlar bunlardan faydalanamıyorlarmış bildiğin üçüncü sınıf bir yaşama mahkûm ediliyorlarmış. Ha bu arada din adamlarının halktan topladıkları vergileri soylulara “Borç” olarak vererek vazgeçilmezliklerinin sağlandığını atlamayalım. Bunun doğal sonucu da borç alan kişi her türlü emri almaya ve yerine getirmeye mahkûmdur. 
Soylularda yaklaşık olarak vergilerden, yol angaryasından (o dönemde yılda üç kez ücret almadan yol tadilat işlerinde çalışma zorunluluğu varmış) muafiyet, ölümü gerektiren suç işlediklerinde idam değil giyotinle ölüm, memuriyette yükselme, kiliselerde kendileri için ayrılan sıraların olması gibi.  Ah tabi bir de para getiren tüm mülkiyetten vergi alma! Kılıç kuşanma ve avlanma!!! Tabi işleyişte kendi içlerinde bunlarda üçe ayrılıyor ya en DUYGUSAL en üstte. Altta kalanın canı çıksın sözü buraya yakışmaz, bekleyin hele.  Taşra soyluları iki bisküvi arasında kalan lokum gibi ezik!!! Ne Saray soyluları ne de üçüncü sınıf bu arkadaşları sevmiyor hatta nefret ediyor. Nasıl mı? Soylular küçümsüyor, üçüncü sınıfta soylulara yaranmak için ekten bükten her şeyden vergi vermeye taşra soyluları tarafından zorlandıkları için.
Çok –çok çok- uzun hikâye hocam.
Burjuva ve halkı oluşturan piramidin en altı ise çalışıp didinen, çalışıp didindiğini vergi adı altında üst katmanlara vermek durumunda olanlar oluşturuyor. Düşünsenize taşra soylularının yollarını beleş tamir ediyorlar ama o yolları kullandıkları için vergi ödüyorlar. Hatta kullanmak zorunda bırakılıyorlar. Burjuva olanlar ticareti fazlaca kıvırıp sermayelerini arttırınca zaten hem halktan hem de üstlerindeki taşra soylularından da DUYGUSAL olarak önemli zatlar haline geliyorlar. Kızılca kıyametin kopma alametleri de bu oluyor.
Çoğunluğu oluşturan halk, ezilen halk, canım yaşamın keyfini çıkartamayan halk, çalışıp kazandığını sırf üstünde diye dayatıldığı için soylusuna, din adamına veriyor adamda seni senin paranla dövüyor.
Şimdi, tüm bunları günümüzde yaşıyor muyuz? Yaşamıyor muyuz? Başlangıç noktam bir edebiyat sohbetiydi. Edebi eser yazabilmek için kişinin yazma kabiliyetinin olması eyvallah ama bir o kadar da iyi bir okuyucu, gözlemci olması gerekiyor. Edebiyat ruhun taşması gibidir hocam. Ruhun dolacak ki insanlarla üleşecek kadar öz güvenin yerinde ve mütevazı olarak eserlerini sunabileceksin.
Alkışlamak ve takdir etmek insanlar için demirden yapılmış çuval taşımak kadar ağır mevzu. Yazan kişi bunu ister mi? Yani, en azından yazmaya teşvik etmek için ister. Ama bu bir aşk olduğu için onun önüne ağrı dağını çıkartsan o kendine kelimelerinden kanat yapar uça uça aşar o dağları.
Ama insanları, insanların yaptığı işleri rakamsal ayrımcılığa vurmak, insanlığın defalarca yaptığı hataları tekrar etmekten öte taşımaz.
Sınıfsal ayrımcılıkları hayatımızdan olabildiğince uzaklaştıralım. Markalaşıp markalaşmadığına bakmadan ruhumuzu okuyan her şairi, her metni, romanı, öyküyü okuyalım.
Karacaoğlan’ın dizeleriyle veda ediyorum size, haftaya görüşürüz canlar.
Bana kara diyen dilber
Kaşların kara değil mi?
Yüzümü güldüren gelin
Gözlerin kara değil mi?

Güzel ben seni isterim
Seni koynumda beslerim
Yüzünü güzel göreyim
Zülüfün kara değil mi?

 Boyun uzun belin ince
Yanakların olmuş gonca
Salıversin kulunca
Beliğin kara değil mi?

 Utanırsın akar terin
Güzellikte yok benzerin
En sevgili makbul yerin
Saçların kara değil mi?

Beni kara diye yerme
Mevlâm yaratmış hor görme
Elâ göze siyah sürme
Çekilir kara değil mi?

 Hint’ten Yemen'den çekilir
İner Bağdat'a dökülür
Türlü taama ekilir
Biber de kara değil mi?

 Göllerde kuğular olur
Göğsü ak kara benlidir
Mısır'da çok zengin vardır
Kölesi kara değil mi?

 Pınara konan kuğunun
Kanadı beyaz çoğunun
Çöldeki Arap Beyinin
Çadırı kara değil mi?

Her yoldan gelir geçerler
Aktan karayı seçerler
Ağalar Beyler içerler
Kahve de kara değil mi?

Evlerinde sular akar
Güzelleri göze bakar
Hublar yanağına sokar
Sümbül de kara değil mi?

 Karacaoğlan der maşallah
Bir gün görünür inşallah
Kara donludur Beytullah
Örtüsü kara değil mi?

 
 
 
 

Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
 

Günlük Gazeteler
Oku
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
Anket

Duyurular
Arşiv
2012 Softmedya tüm hakları saklıdır Softmedya Haber Scripti Yazılımı