6 Ekim 2019 01:47
-A +A
NUR TÜRK

SUSMAK

NUR TÜRK ( gazetehamburg.com)

Merhaba sevgili okuyucularım, yine sizlerle birlikte olmanın keyfini yaşıyorum.
 Sizlerin de keyifle okuyacağın bu öykü gerçek bir yaşanmışlıktan esinlenerek yazıldı. Bana 2018 yılında Keçiören belediyesinin açmış olduğu öykü yarışmasında birincilik kazandırdı.
                                                           SUSMAK
Misafir oldukları evde akşam yemeği için telaşlı bir koşuşturmaca vardı. Çimen yardım etmek istiyordu ama ne ruh hali ne de kasıklarındaki ağrı buna izin veriyordu. Adana Çocuk İnfaz Cezaevi’nde yatan oğlunu bugün de görememişti. Kimseyle görüşmek istemediğini söyleyip, görüşe gelmemişti. Oysa her ay kocasıyla Urfa’nın merkez köyünden kalkıp geliyorlar, ihtiyacı olabilecek giysileri, parayı bırakıyorlardı. On gün sonra Anneler Günü’ydü, açık görüş olacaktı. Çimen, “Kesin bu sefer gelir, sadece annelereymiş, beni kırmaz,” diye düşündü. Çimen, yaşadığı acı dolu günden beri aklını yitirmediğine şaşırıyordu. Artık gözleri değil, yüreği ağlıyordu. Zaman kavramını kaybetmiş, yediği hiçbir şeyin lezzeti yoktu.  Suskun kalmayı tercih eden Çimen, ancak soru sorulduğunda cevap veriyordu. İçindeki yangın her gün daha çok alevlenip, bir öncekinden daha çok yakıyordu içini. Bir de hiç durmayan kanaması vardı. Kocasının derdi cinselliği yaşayamamaktı, onun için doktora götürdü onu. Yoksa umurunda olmazdı. Doktor minyonlarının olduğunu, yumurtalık ve rahminin alınacağını söylediğinde kocasının doktora ilk sorusu; “Eee ben karımdan eskisi gibi zevk alabilecek miyim,” olmuştu. Doktor sert bir ifade ile “Umarım karınız sağlığına kavuşur, o zaman karınla yatarsın, bu ameliyatın cinsellikle alakası yok, sadece çocuk doğuramaz,” demişti. Çimen görüş gününe kadar ameliyat olup iyileşmek istiyordu.
Misafir oldukları evin sahibi kocasının asker arkadaşıydı. On sekiz yaşlarındaki bir kız da onlarda kalıyordu. Ev sahibi Esma, “Çorbaları tabaklara koy ve dağıt,” dedi. Kız denileni sessizce yapıyordu. Başı öne eğik hiçbir tarafa bakmadan hareket ediyordu ama Çimen’in kocası Celal gözlerini kızdan ayırmıyor sürekli onu takip ediyordu. Ara sıra ona bakarken bıyıklarını sıvazlıyordu. Bu durum Çimen’in gözünden kaçmıyor, ama bir şey diyemiyordu kocasına. Esma, lise iki ve ortaokul son sınıfta okuyan oğulları da dâhil olmak üzere herkesi yemek masasına çağırdı. Çimen mahcup bir halde masaya oturdu ve Esma’ya dönüp, “Kusura bakmayın, ağrılarımdan dolayı size yardım edemedim.” O sırada Esma ve Çimen göz göze geldiler. Henüz otuz yedi yaşında olan Çimen’in gözlerinde sakladığı acıları gördü Esma. “Çimen Hanım siz iyi olun yeter, ne yaptık ki? Allah ne verdiyse yiyeceğiz.” Celal sırıtarak söze karıştı: “Benim hanım ıskartaya çıktı artık.” dedi ve ağız dolusu kahkahasına kimse eşlik etmedi. Esma bu adamı hiç sevmemişti.  Kendini tutmadı “Kolay mı, hayatının baharındaki kızını kara toprağa verip, arkasından henüz çocuk olan oğlunu cezaevine göndermek? Hangi ananın yüreği bu acıya dayanır?” Büyük dağları ben yarattım edasıyla oturan Celal; “Ne yapsaydık yenge, bizim oralarda töre diye bir şey var. Kız rahat durmadı. Sözümü dinlemedi. Töremizin emrettiği gibi kardeşi namusumuzu temizledi.” Esma kılıfından çıkan kılıç gibi, Celal’in kafasını koparmak üzereyken, kocası araya girip konuyu kapatmak istedi. “Esma ’çığım bu konuları, yemek masasında konuşmasak,” diyerek çocuklarını işaret etti.
            Çimen on yedi yaşında evlenmiş, okuma yazmayı öğrendiğinde babası yeter artık diyerek okula göndermemişti. Baba evinde annesi ve kendisi şiddet gördüğü için evlenince süren şiddeti yadırgamadı. Sanki olması gereken bir şey ya da kadermiş gibi algıladı. Çünkü çevresindeki bütün kadınlar aynıydı. Onlar ayıp, günah, el âlem ne der, sarmalı içinde yaşayanlardı. Yaşadığı yerde bu sarmalın dışına çıkan kadınlara töre uygulanıp susturulurdu. Esma gibi erkeklere cevap veren kadın görmemişti hiç.
Esma, salondaki kanepeyi yatak şekline getirip, misafirlerinin uyuması için hazırladı.
Celal evdeki kızı seyredip, hayaller yaşadığından hormonlarına söz geçiremeyince, karısının vücudunda ellerini gezdirmeye başladı. Çimen, “Yapma, hastayım, bir duyan olur,” diye yalvardıysa da kocası söz dinlemiyordu. Çimen’i belinden kavrayarak, kocaman gövdesini, ufacık kalmış vücudunun üzerine bırakmaya çalışırken diğer eliyle de pijamasını çıkarıyordu. Çimen, fısıltılı sesiyle yalvarmaya devam ediyordu. “Hastayım biliyorsun kanamam var. Yarın hastaneye yatacağım, beni murdar etme!” Celal, kendinden geçmişçesine hırıltılı sesiyle; “Bak kendin diyorsun hastaneye yatacağım diye, iyileşmen bir ayını alır, iyileşebilirsen tabii, önün kanıyorsa, arkan var. Hadi naz yapma!”
Çimen duyduklarına inanamıyordu. Yirmi yıllık evliliğinde kocası ilk defa ters ilişki istiyordu ondan. Tüyleri diken, diken oldu, midesi bulandı, başı döndü. Oradan uzaklaşmak, kocasından kurtulmak istiyordu. Kısık bir sesle; “Azıcık bekle, tuvalete gidip geleyim,” dedi.
Çimen, tuvalet aynasından yansıyan yüzünü tanıyamadı. Bembeyaz kesilmişti. Mide bulantısı artmış, başı daha çok dönüyordu şimdi. Gördüğü her şey yemyeşildi sanki sesinin çıkabildiği kadar bağırmak istiyordu. “Allah’ım son kez oğlumu göreyim, sonra öleyim,” diye düşündü ve kendine engel olamadı, yere yığıldı. Çimen kendine geldiğinde hastanedeydi. Koluna serum takılıydı. Bilinci yerine geldiğinde ve yanında Esma’nın olduğunu gördüğünde güvende olduğunu anlayıp, gülümsedi. Esma; “Şükürler olsun iyisin, çok korktum. Hastaneye sabah geleceğine geceden geldin işte.”
“Sağ olasınız, size de zahmetler verdik. Hakkınızı nasıl öderim bilmem.”
“Öyle demeyin! Sizi yaşarken gördüm ya o yeter bana.”
“Allah’ım beni duydu, oğlumu görmeden ölmeyeceğim.”
“Böyle düşünme, biz kadınlar acılara, acılarımızı katıp yeniden doğarız.”
Çimen o gece ilaçların etkisiyle rahat bir gece geçirdi. Rüyasında hep kızı ve oğlu vardı.
Çimen ameliyat olmuştu. Yanında yine Esma vardı. Celal ziyaret saatinde, odaya geldi. Her zamanki samimi olmayan o sırıtmayla gülümsemeye çalışırken karısına, “Kefeni yırttın yine,” dedi. Bu sefer Esma suskun kalmadı: “Ya sen nasıl bir adamsın? Karının iyi olduğuna şükür et, geçmiş olsun desene!”
Celal, Esma’yı kızdırmak istemiyordu. “Yenge şaka yaptım,” diyerek havayı yumuşatmaya çalıştı ve orada fazla kalamayacağını anladığından çekip gitti.
Çimen’in uyanık ve iyi olduğu saatlerde sohbet ediyorlardı. Esma’yı dinledikçe güven alıyor, içine akıttığı, biriktirdiği her şeyi anlatmak istiyordu. Esma da köyde yetişmişti. İlkokulu bitirmiş, oradaki her kız çocuğu gibi gerisini getirememişti. Evlenip Adana’ya gelir, çocuklarını büyütünce belediyenin açmış olduğu biçki-dikiş kursuna gider. Arkadaş çevresini genişletir ve küçük bir tadilat dükkânı açar, pantolon paçası kısaltır, fermuar diker, kıyafetleri daraltır, şekil verir. İyi de kazancı vardır.
Çimen, Esma’ya; “Sen şanslı kadınmışsın, arkanda seni destekleyen bir eşin var,” dedi.
“Anlattıklarım öyle kolayca olmadı çok mücadele ettim. Eşimin destek olması zaman aldı. Evet, senin eşinle kıyaslarsam çok şanslıydım, hiç olmazsa benimki vicdanlıdır. Beni dinler, anlamaya çalışır.”
Aralarında bir sessizlik oldu. Çimen dalıp gitmişti. Sessizliği bozan Esma oldu.
“Sana bir şey söyleyeceğim ama yeri, zamanımı bilemedim. Sonradan üzüleceğine şimdi üzül ve önlem alasın diye anlatacağım. Dün gece Celal benim eşime senin üzerine kuma getireceğini söylemiş, üstelik bizim yanımızdaki misafir kızı beğenmiş, onu istiyormuş. Çok kızdım o kız benim uzaktan akrabam, Suriye’den geldi. Orada biri musallat olmuş, onu korumak için yanıma gönderdiler, onu o açgözlü vicdansız adama yar eder miyim? Kızı komşuma bıraktım orada kalıyor. Bu adam koymuş kafasına, bu kız olmazsa başkasını alır, ona göre çabucak iyileş.”
“Üzülsem ne olacak, elimden kızımı, oğlumu almış, kendisi de gitmiş ne fark eder.”
O gece Çimen’i uyku tutmadı. Yaşadıkları film şeridi gibi gözünün önünden akıyordu. Kendisine çok kızıyordu, susmamalıydı karşı gelmeliydi. Kızını kaçırabilirdi belki, kurtarabilirdi. Kızı komşusu olan bir oğlanı sevmişti. On altı yaşındaydı. Babası halasının oğlunu uygun gördü ve ona verdi. Narin, babasına halasının oğlunu istemediğini söyledi. Babası onu öyle bir dövdü ki ağzı burnu kan içinde kaldı. Çimen ayırmaya çalışırken şiddetten nasibini aldı. Hâlâ kızının çığlıklarını duyup, yüreği kanıyor. Düğün olacağı sırada Narin sevdiğine kaçtı. Celal, üç kardeşini yanına alıp peşine düştü. Narin’i bulup, şiddet uygulayarak, evlerinin önündeki depo diye kullandıkları yere bağladılar kızı, aç susuz iki gün orada bağlı kaldı. Kimseleri yanına sokmadılar. Amcaları deponun etrafında nöbet tutuyorlardı. Sevdiği oğlan; “Gelelim, isteyelim ben kızınızla evlenmek istiyorum,” diye haber yolladıysa da, onu ölümle tehdit ettiler. İkinci günün akşamı, amcalar ile babası oturup konuştular, karar alınmıştı. Namusları kirlenmişti geri dönüş olamazdı. Töre uygulanmalıydı. Çimen bu kararı duyduğunda evden çıktı koşar adım köyün ilerisindeki dağlık alana kendini attı. Avazı çıktığı kadar bağırdı. Ağladı dövündü, çaresizliğine isyan etti. Kocasına yalvardı, yakardı. Her defasında bir tokatla ya da tekmeyle geri çevirdi kocası onu. İki gün sonra suyla ekmek vermek için depoya girdi, bağlı olduğu yerde öylece oturuyordu. Narin’in yüzü morarmış, şişmişti, saçları dağınıktı. Çimen kızına yaklaşamadı, yasaktı deponun deliklerinden gözleniyordu. Kızı ile göz göze geldiler. Narin konuşmaya kendini zorladı, gücü kalmamıştı “Ana ben bir şey yapmadım. Kardeşimi yakmayın, sen bari inan bana,” dedi. Çimen korkusundan arkasını dönüp çıktı. Şimdi kendine nasıl da kızıyordu, kızını dinlemediğine, korktuğuna, ona sarılmadığına, en önemlisi jandarmaya haber vermediğine, şimdi düşündüğünde çarenin olduğunu görebiliyordu. “Ne çok kör kuyularda yaşamışım ben,” diyordu kendi kendine.
Celal oğlunu ve tabancasını alıp, dağlık alana gitti. Oğluna tabanca kullanmayı öğretti. “Oğlum sen namusumuzu temizleyeceksin, Amcaların, ben seni daha fazla seveceğiz, ablan kötü kadın oldu, çaresiz ölecek. Bu işi de sen yapacaksın, töremiz bunu emreder,” diyerek oğlunu cesaretlendiriyordu. Oysa iki kardeş birbirlerini çok severlerdi. Hele Narin kardeşinin üzerine toz kondurmazdı.
Celal, oğluyla depoya girdi. Tabancayı Narin’in uzağında ortalık bir yere bıraktı. “Görev senin oğlum, çok uzatma,” dedi. Depodan çıktı. Narin kardeşinin gözlerine baktı ama kardeşi ona bakmıyordu. “Canım kardeşim kıyma kendine, ver o tabancayı bana, ben kendimi öldürürüm. Ne olur hapislerde çürüme, kendine zarar verme. Babamların dediği gibi ben kötü bir şey yapmadım.” Çimen deponun dışındaydı ama konuşulanları duyuyordu. Başörtüsünü ağzına kapatıyor, ağladığı duyulmasın istiyordu. Kardeşi hiç konuşmadan oradan çıktı. Narin bağlı olduğu yerden gücünü toplayarak, sürünerek tabancayı almaya çalıştı. Bulduğu bir sopa yardımı ile tabancaya ulaştı.
Evdeki erkekler, akşam yemeği için sofraya oturduklarında bir el silah sesiyle irkilip, depoya koştular. Narin’in cansız bedeni kanlar içinde yatıyordu. Celal hemen yerdeki tabancayı aldı. Kızının ölü bedenine birkaç kurşun daha sıkıp, tabancayı silip oğlunun parmak izlerinin geçmesi için onun eline verdi. İfadesinde ne söylemesi gerektiğini, tekrar tekrar anlatarak, tembih etti.
Çimen’in günlerdir beklediği açık görüş zamanı gelmişti. Heyecandan oturduğu yerde duramıyordu. Bedeninden, ruhundan olan oğlunu kucaklayıp, koklayacaktı. Neredeyse görüş bitecekti ama oğlu gelmemişti. Çevresindeki ana-oğulları gördükçe özlemi daha çok çoğalıyordu. Gardiyanın, “Görüş bitti,” demesiyle Çimen’in kendisinin bile bilmediği içindeki başka biri çıktı ortaya. Gardiyana cezaevi müdürünü görmek istediğini söyledi. Gardiyanın alaylı bakışları ve onu dikkate almaması, içindeki öfkenin patlamasına neden oldu. “Müdürü görmeden buradan gitmem,” diye bağırdı. Uzun bekleyiş sonrasında müdürün odasına geldi. Hayatında ilk defa istediğini yapmanın keyfi ile müdürün gösterdiği deri koltuğa gömülürcesine oturdu. Müdürün meraklı ve sert bakışları umurunda değildi, korkmuyordu.
“Şimdi buraya oğlumu getirin bana, ben de size bildiklerimi anlatıp, birisinin hakkında ihbarda bulunayım.”
Biraz sonra odaya gelen oğlu, annesine en mağrur gözlerle; sert ama masum, suçlar gibi, hesap sorar gibi bakmıştı. Kocaman bakan siyah gözleri sanki taşınması zor acıları saklıyordu içinde.
Çimen oğluna sımsıkı sarıldı, öptü kokladı. “Bitti oğlum bitti! Seni almaya geldim. Yeter ki müdüre sır gibi sakladığımız doğruları söyleyelim.”
Ana, oğul bazen ağlayarak, kızarak, öfkelenerek, duygulanarak cezaevi müdürüne her şeyi anlattılar.

Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
 

Günlük Gazeteler
Oku
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
Anket

Duyurular
Arşiv
2012 Softmedya tüm hakları saklıdır Softmedya Haber Scripti Yazılımı