OYNAMAYAN TAY AT OLMAZ

Tekin AHMET/YAZAR

5 Ağustos 2022 00:41
A
a

Almanya’ya geleli iki yıl oldu. İlk geldiğim yer, yabancı nüfusun pek olmadığı küçük bir şehirdi. Bisikletin arkasına takılan çocuk römorkları veya çocuk taşınan kocaman bisikletler çok dikkatimi çekmişti. Bebek arabasını iterek koşuya çıkan ebeveynler… Şehrin ortasındaki mütevazı parklarda çocuklarıyla birlikte kum havuzunda oynayan anneler… Ailece iletişim kurularak gerçekleştirilen yürüyüş ya da aktiviteler… En küçük yaştan itibaren olgun biriyle konuşur gibi çocuğunu ciddiye alarak ve gözünün içine bakılarak yapılan konuşmalar…
Ebeveynler, istediği hayatı yaşarken çocuklarını peşinden sürüklemiş gibi görünebilir. Oysaki hayatı çocuklarla birlikte yaşayarak onlara en büyük iyiliği etmiş oluruz. Türkiye’de yaşarken şöyle bir klişeyi çok duyardım: “Almanlar, on sekizinden sonra çocukları kapı dışarı eder.” Buraya gelince anladım ki aileler, çocuklarıyla oyun oynuyor, iletişim kuruyor, onları hayatta karşısına çıkabilecek paradokslara hazırlıyor. Yetişkin olana kadar hayata yoğun bir şekilde hazırlanıyor çocuklar. Onlara kendi ayaklarının üzerinde durabilmesi öğretiliyor. Çocuklar, hazır olduğu anda da onun kendi başına ve kendi sorumluluğunda devam etmesi sağlanıyor.
Ülke propagandası peşinde değilim. Tabii ki ülkenin tamamı mükemmel değil. Şahit olduğum iyi örnekleri aktarıyorum. Tüm dünyada olduğu gibi özellikle büyük şehirlerde durumun perişan olduğunu da söylemeliyim. Toplumların güzel yönlerini almak ve hayatımıza tatbik etmeliyiz. Doğduğum yeri ben belirlemedim. Kendimin elde etmediği bir şey için gurur duymayı saçma buluyorum. Öncelikle insanız ve asabiyete girmeden her toplumun yüksek insani değerlerini sahiplenmeliyiz. 
Ne yazık ki hâlâ çocuklarıyla oynamayan babalarımız var. Ne yazık ki sadece temel bakımıyla ilgilenen, aşırı koruyucu tavrıyla çocuğu pasivize eden annelerimiz var. Ne yazık ki sadece akademik başarıya odaklanmış öğretmenlerimiz var. Ne yazık ki mutlu etmesini bilmeden köle gibi çalıştıran patronlarımız var. Tüm bunların değişmesi mümkün. Uzun sürebilir ama mümkün. Öncelikle para, mevki, havalı olma tuzaklarından kurtulmamız gerekiyor. Bu tuzaklar, önceliklerimizi değiştirir. Asıl önemli olana vakit harcamayı unutturur. 
MAYMUN TUZAĞI
Asya’da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır. Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konulur. Bu yarık, maymunun elini açıkken sokacağı genişlikte olmalıdır. Bu sayede, maymunun bir şeyi avcuna alıp elini yumruk yaptığında elini dışarı çıkarması mümkün olmayacaktır. Bir maymun, böyle bir tuzağı bulduğunda tatlının kokusunu alır ve yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar. Yiyeceği kavrar ve yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması artık imkânsızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkamaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner ama kaçamaz. Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür. Joseph Goldstein’in aktardığı bu hikâye, bizi tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şeyin zihnimizde arzulara bağımlılığımız olduğunu yansıtıyor.  
Biz kendimize ve çocuklarımıza hedefler koyuyoruz. Bu hedefleri koyarken motivasyonumuz hırs ise çoğunlukla tuzağa düşeriz. Hayatı kaçırır, değer vermemiz gerekenleri ihmal eder, mutsuzlaşır ve gülmeyi unuturuz. Tuzağın içinde yaşayıp dururuz. Özgürlüğümüz elimizden alınır. Sevdiklerimize yeterince vakit ayıramaz hâle geliriz.  
Etrafımıza bir bakalım. Kaç kişi yürekten gülümsüyor? Kaç kişi bize değerli hissettirecek şekilde bizimle vakit geçiriyor? Kan bağı haricinde kaç insanla yürek bağımız var? Herkes vakit harcıyor, vaktini değerlendiren pek az. Hindistan cevizinin içinde tutunup kaldığımız hayat bizi ne kadar mutlu ediyor? 
Havaların ısındığı şu güneşli günlerde içinize kara bulutlar sokmak istemiyorum ama ne yazık ki durum bu. Depresif nüfus çoğalıyor. Toplumun bu hâle gelmesinin sebebini irdelemek ve bunu düzeltmemiz gerekiyor. Kimi kalemiyle kimi ilmiyle kimi kendi hayatından başlayarak herkes elini taşın altına koymalı. Yavaş da olsa bu sayede değişim mümkün olacaktır. 
Kazanma hırsı, sevgisiz ve ilgisizlik, başarısızlığın alay konusu olması gibi sebepler bizi tuzağa düşürmektedir. Eli kaşık tutmaya başladığı anda çocuğa hızla tabağını bitirmesi gerektiğini empoze ediyoruz. Okula başlayınca ilk önce okumayı sökmesini, sınavlarda en yüksek notu almasını dikte edip duruyoruz. Tabağını bitirmediğinde ya da yemek istemediğinde yani başarısız olduğunda “Yemeğini dayın yer, bak! Hadi aç ağzını kuzum!” diyor ya da yemeğin arkasından ağlayacağını söylüyoruz. Bir başkası yese ne olacak sanki! Acıkan insan zaten yemek arayışına girer ve yemeğini yer. Kaybolacak korkusuyla çocuğumuzu hırslandırmanın bir anlamı yok. Avcumuzun içine aldığımız çocuklarımızı biraz serbest bırakalım. Yiyeceği kadarını tabağına koymasını öğrenebilir pekâlâ!  
OYUN, OYUN, OYUN…
Mücadele etmeyi öğretmek faydalı iken hırs zararlıdır. Dikkatimizi çekmeyen, ufacık zannettiğimiz davranışlarımız çocukların davranışlarını şekillendirir. Armut dibine düşer. Bu nedenle önce kendi tavırlarımızı gözden geçirmemiz gerekiyor.  
Çocuklarımızın sınavlarda en yüksek notu alması mı önemli, öğrendiklerinden keyif alması mı? Harfleri öğrenirken keyifle öğrenen çocuk hayatı boyunca öğrenmeye karşı açık olur ve zevk duyar. “Hâlâ öğrenemedin mi?”, “Bak, Zeynep öğrenmiş!”, “Yavrum biraz kafanı versene.” tavırları öğrenmeye karşı isteksizlik hissi verir. Çocuğun amacı değişir. İçinden gelmeyen bir dürtü ile puan başarısı peşine düşer. Ailesinin istediğini yapmaya, rezil olmamaya, ele güne karşı yaşamaya odaklanır. Sonunda maymun tuzağına sokmuş oluruz kendi elimizle yavrumuzu.  
Oyun, oyun, oyun… Sorunların sebeplerini anladıysak çözüm üretebiliriz. Oyunlar, kazanmayı da öğretir, başarısız olmayı da baştan başlamayı da. Çocuklar, oyunda birileri istedi diye kazanmaz, keyifle başarıyı kovalar. Sevgisiz ve ilgisiz büyüyen çocuklar, yukarıda anlattığım tuzağa düşer çünkü onlar için başarı; zengin olmaktır, havalı olmaktır ve ilgi çekmektir. Çocuklarımızın mutsuzluğa ve tuzağa düşmesini istemiyorsak onlara doğru bir şekilde ilgi göstermeliyiz. Çocuğa ilgi göstermenin en kolay yolu, onun bildiği yoldan gitmektir. Çocukların bildiği yol ise oyun oynamaktır. Her gün az da olsa nitelikli bir şekilde çocuklarımızla oynamaya vakit ayıralım. Bu, göz ucuyla Instagram beğenilerimizi takip ederken “Seni seviyorum evladım.” dememizden bin kat etkilidir.  
Bu yazı dizisinde kuru kuru oyunlardan bahsetmekten ziyade oyunun önemini vurgulamayı hedefledim. İlk yazımdan bu yana sürekli bu konu üzerine duruyorum. Yazdığım oyunlar, maksat yeşillik olsun, temaya uygun olsun mahiyetinde inanın ki. İnternete girip “beş yaş için aile oyunları”, “ailece oynanabilecek oyunlar” gibi aramalar yapsanız burada yazdıklarımdan çok daha güzellerini bulabilirsiniz. Dediğim gibi amacım bir farkındalık oluşturmak ve bir yol açmak. Aldığım eğitimlerin, edindiğim tecrübelerin gereğini yapmak. Bunu insanlığa borçluyum. Kendimizin ve çocuklarımızın yaşayacağı toplumun yaşanabilir olmasını istiyorum.  
Bu yazımda size tarif edeceğim bir oyun olmayacak. Çocukluktan bildiğiniz saklambaç, ip atlama ya da köşe kapmaca var ya. Hepsi de çok kıymetli oyunlar. Göğsüme hapsettiğim haykırışlar, sitemler… İçimde birikenleri yazdım. Oyunun öneminden bahseden Türk atasözlerimizden bazılarını hatırlatarak bugünkü yazıma son veriyorum. “Oyun, çocuğun tımarıdır.”, “Oynamayan tay at olmaz.”, “Oynamayan çocuk, toprağa hayırlı olmaz.”, “Abdal düğünden, çocuk oyundan usanmaz.”.   
Sonraki yazımda görüşmek dileğiyle.
Oyunla ve sağlıcakla… 
 

 
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

hava durumu HAVA DURUMU
arşiv HABER ARŞİVİ
linkler LİNKLER
  • zaferözpolatmedya.com
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat