NADİDE İNSANLARIN NADİDE GÖNÜLLERİ

Nilgün BATIYELİ/YAZAR

11 Haziran 2022 23:22
A
a

Gerçeğe dayalı, canınızı sıkacak, çaresiz bırakacak yazımı kaleme almaya başladım. Araştırması oldukça uzun bir konu. Bundandır ki arada gerçek bir hikâyenin, gerçek kahramanlarını tanıtmak, hatırlatmak istedim. 
“İnsanlığımız tamamen elimizden alınana kadar ya da alınmasını önlemek adına…” deyip başlıyorum.
Dedesi Bağdat kadısı, babası padişah tarafından atanan Heyet-i Ayan azası idi. Çamlıca’da, Uşaklı, bahçıvanlı, muhteşem bir köşkte yaşayan, adap ve davranma kurallarını çok iyi bilen, yabancı dillere vakıf yakışıklı bir delikanlı idi.
Yüksek tahsil için İskoçya’ya gönderildi. Bir gün Londra’da bir partide gördü onu. Güzeller güzeli genç bir İngiliz kadın. Şahane gülümsemesi ile etrafına ışık saçıyordu. O anda vuruldu, âşık oldu bizim delikanlı.
Güzel kadının gözlerinden onun da hislerinin karşılıksız olmadığını hissetti. Zarif birkaç kısa cümleden oluşan sohbetlerinden, kadının her gün Hyde Park’ta at gezintisi yaptığını öğrenmişti.
Ertesi sabah soluğu aldığı Hyde Park’ta umduğu gibi genç kadınla karşılaştı. Ne tesadüf, ne rastlantı, derken birlikte at bindiler, yemek yediler, muhabbeti koyulaştırmışlardı.
Rüya gibiydi her şey ama bu rüyadan uyanması da vardı.
Delikanlı tahsilini tamamlamış, yurda dönmesi gerekiyordu. Ne âşık olduğu kadını bırakabiliyor ne de kalabiliyordu. Fazla düşünmeden bir anda “Benimle evlenip Türkiye’ye gelir misin?” diye soruverdi. Genç kadın sevinç çığlığı atarak boynuna sarıldı ama uzun sürmedi. Az geri çekildi kadın, boynunu büküp, bakışlarını aşağıya indirip anlattı: “Hayatta en çok istediğim şey bu ama maalesef imkânsız. Jack var.”
Adam “Jack de kim?” diye sordu.
Genç kadının ailesi tiyatrocuydu, oradan oraya turnelerle dolaşıyordu. Anneanne bir ara torununu aceleyle baş göz etmiş, savaşa giden damattan ise bir daha haber alınamamıştı. Bu maceradan ise henüz 16 yaşında hamile bir dul geriye kalmıştı.
Jack, kadının oğluydu.
Delikanlı dinledi, düşündü, hesapladı ve sonunda “Hiç sorun değil, oğlumuzla gideriz.” diye cevap ve kararını açıkladı. Orient Express ile vakit kaybetmeden İstanbul’a yola çıktılar.
Delikanlı hiç sorun değil, demişti ama sorun büyüktü.
İSTANBUL’A GELİŞ
Esir şehrin insanlarıydı İstanbul. Mustafa Kemal, Bandırma’ya binerken İngiliz gelinin, İngiliz işgalindeki kâbusu başlıyordu. İşgal yıllarıydı işte. Herkesin herkese şüpheyle bakıp memleketi satanı mimlediği dönemdi.
Faytona binip köşke geldiler. Bekleneceği gibi delikanlının ailesi durumdan hiç hoşlanmamış, “Nereden bulup getirdin bu gavuru?” diye hoşnutsuzluğunu anında ortaya koymuştu.
Memleket İngiliz süngüsü altında inim inim inlerken İngiliz gelin kabul edilebilir değildi. 
Aşklarına sığınıp, göğüs gerdiler yine de. Sevdiği adam uğruna dikkat çekmemek için, kara çarşafa bile girdi, bizim İngiliz gelin. Derken Müslüman olup Nadide adını aldı.
Kaderin cilvesi diyelim, Mustafa Kemal Bandırma’ya binerken İstanbul’a inen bu genç kadının nüfus kağıdına, doğum yeri olarak Bandırma yazıldı. Zira nüfus memuru doğum yerinin Londra olduğunu görmüştü. “Londra Mondra olmaz, olsa olsa Bandırma’dır.” deyip nüfusa öyle de kaydetmişti.

Memleket kurtulmuş, Cumhuriyet kurulmuştu.
Hariciyeye giren delikanlı Lozan’da İsmet İnönü’nün özel kalem müdürü olmuştu. “Hariciyecilerin eşleri ecnebi olamaz.” diye kanun çıktı. Olay İnönü’ye aksetti. O da çok beğendiği genç adama kıyamadı ve şu çözümü önerdi:
“Boşan, birlikte yaşa. Mesleğine devam et.”
Genç adam bunu hakaret kabul ederek reddetti. “Benim için ailesini, memleketini, dinini terk eden eşime bunu yapamam. Mesleğimden vazgeçerim, aşkımdan asla.” dedi. Bastı istifayı, ıvır zıvır işler yaparak evini geçindirmeye çalıştı.
O zamanlar memur değilsen yaşam çok zordu. Bizim çiftin de böylece hayatları kaydı. Önce elde avuçtakiler bitti, sonra gümüşler satıldı, ardından köşk gitti. Dımdızlak kaldılar, oturacakları bir yere kiraya çıktılar. Çocukları olmuştu, saracak bezleri yoktu. Çarşafları yırtarak çözüm bulmaya çalıştılar.
Her ne kadar bir eli yağda, bir eli balda doğup büyüyen genç adam, eşinin dimdik, sızlanmadan dimdik duruşunu gördükçe kadına yeniden âşık oluyorsa da içten içe kahrolmaktaydı. Gittikçe altında ezildiği durumları nedeniyle çareyi alkole dadanarak geçiştiriyordu. O, çalışamaz hâle geldikçe daha çok sefalete sürükleniyorlardı. Bütün bunlara rağmen hayatlarında eksilmeyen tek kavram, sevgi ve mutluluktu. Her şeye rağmen mutluydular.
İngiliz anneye verilebilecek en isabetli isim verilmişti. Kendisi gerçekten adı gibi Nadide’ydi. Meteliğe kurşun atarlarken bile hastaneden atılmış iki çocuklu bir kadına evini açtı. Sokakta kalmış dilenen bir nineye kendi yatağını verdi, aylarca baktı, yıkadı, doyurdu. Komşularının fısır fısır dedikodusuna aldırmadan kaçak olarak yaşayan, zor durumdaki bir Fransız’ı sofrasına oturttu, çocuklarına kuru ekmeği paylaşmayı öğretti.
Bir gün İngiltere Elçiliği’nden görevliler geldi. Nasılsa duymuşlardı. “Çocuklarını al, İngiltere’ye dön. Eğitimlerini üstlenelim, sosyal güvencen olsun.” dediler Nadide’ye.
Onları şu cümlelerle kapıdan kovdu Nadide: “Eşim Türk, çocuklarım Türk. Çocuklarım, burada babalarının yanında yaşayacak, ben de onların yanında öleceğim. Benim için hayatını feda eden eşimi paraya değişmem.”
İki millet, iki devlet, iki din arasında perişan olmalarına rağmen, mutluydular. Sevgi ve saygıları sapasağlamdı. Bereket Cumhuriyet’te sapasağlamdı o dönemde. Gariban ailelerin çocuklarına da fırsat eşitliği sağlıyor, okumaya niyetleri varsa okutuyordu. Devlet, üniversite ise üniversite, konservatuarsa konservatuvar okutuyordu. Yeteneğin önünü açıyordu.
Bir zaman sonra delikanlı, delikanlı gibi yaşayıp öldü.
Ardından Nadide zatürreden vefat etti. Hayatının en çetin ve en mutlu, sevgi dolu günlerini yaşadığı İstanbul’da kızının evinde. En çok kızına güvenir, en çok küçük oğlunu severdi.

Bu koca yürekli kadının küllerinden doğan kızı Yıldız, oğlu ise Müşfik Kenter’di.
Tahminimce hepiniz Yıldız ve Müşfik Kenter hakkında çok şey duymuşsunuzdur. Haklarında yazılıp söyleşilerinin birazına bile aşina iseniz mutlaka bana katılacaksınız.
Armut dibine düşüyor.

Sevgiyle kalınız!

 
1000
icon
Serdar Çelikörslü 13 Haziran 2022 01:20

Nilgün hanım, içimizin karardığı ve umudumuzun azaldığı şu günlerde her ne kadar hüzünlü bir hikaye gibi gözüksede bence alt metninde umut taşıyan hikayeniz için kaleminize sağlık diyorum.

0 1 Cevap Yaz
Aysun Uzuncan 12 Haziran 2022 14:32

çok kıymetli ama bir okadar da hazin bir yaşam.Ask dolu,onur dolu,fedakarlık dolu bir yaşamın hikayesi. Kenter kardeşlerin niye bu kadar asil oluslarininda bir göstergesi.

0 1 Cevap Yaz
hava durumu HAVA DURUMU
arşiv HABER ARŞİVİ
linkler LİNKLER
  • zaferözpolatmedya.com
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat