İSTANBUL’DA GEÇMİŞ VE AİDİYET

Tuna Yıldırım/YAZAR

23 Aralık 2021 12:55
A
a
Bizim kentte, inşaat furyasına ve buna ek olarak süregiden metro inşaatlarına bağlı olarak gözlerimizin önünde ne denli büyük bir değişimin devam ettiğini anlatmam zor aslında. Bunu yaşamayan anlayamaz. Öyle ki yaşayan bizler de anlayamıyoruz. Bir gün kırk yıldır su deposu olan arsada bir bakıyoruz, depo yok olmuş, yerine apartman dikilmiş. Bir gün park olan yer, önünden geçerken bakıyoruz ki bir inşaat şantiyesine dönüşmüş. Ufku görme umuduyla yokuşu tırmanıp başımızı kaldırdığımızda ne görelim? Ne gördüğümüz önemli değil, aslında ufku göremiyoruz.
 
İstanbul’u hem güzel hem de benzersiz kılan özelliği yokuşlarıdır. Edinburg’a yerleşen bir dostum, İskoçya’nın bu önemli kentinde (başkentinde) en büyük sorununun kenti tepeden görememek olduğunu söylemişti. Aslında çok güzel bir yer, diyordu ama insan şöyle bir tepeye çıkıp tüm kenti yukarıdan izlemek istiyor. İstanbullu olduğu belli tabii dünyanın her kentinde büyüyen insan, böyle bir arzu duymayabilir ama İstanbulluysanız yokuşların değerini bilirsiniz. Yoğun kentleşme nedeniyle her neresinde yaşarsanız yaşayın, altı tarafı denizle çevrili bu kentte, sokakların bitiminde ya Marmara’yı ya Boğaz’ı ya Karadeniz’i görebilmeniz mümkündür. Örneğin Kurtuluş’tan Kasımpaşa’ya ya da Şişli’den Beşiktaş’a doğru yokuş aşağı yürüyebilir, ara sıra denizi, gemileri görebilirsiniz. Sabaha karşı şilep sirenlerini duymanız için Boğaz’da yaşamanız gerekmez, o sessiz saatlerde, Şişli sırtlarından ya da Altunizade’den de duyulur bu gemi sirenleri.
 
Gözünüzü kapattığınızda sesleri ayırt edebilirsiniz. “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” diye boşuna söylememiş şair. 1950’de de 2021’de de gözlerinizi kapatıp tanıdık sesleri duyarsınız.
Biraz da züğürt tesellisi gibi bu anlattıklarım. Ait olduğum kentin, ait olduğuma inandığım fiziki özellikleri galiba ama çok çabuk değişiyor. Biraz da bizler kentin sıkışıp kaldığımız bölgelerinden farklı yerlerine daha az seyahat eder gibiyiz. Bir araştırma İstanbul’da büyüyen, İstanbullu olan gençlerin 17-18 yaşlarına kadar bulundukları mahalle ya da semtin dışına çok az çıktıklarını ortaya koymuştu. Hem parasızlık hem de hayatın örgütlenme şekli yüzünden İstanbullu hemşerilerimizin büyük bölümü kentin değerlerinden habersiz yaşıyor.
 
Geçenlerde 10 yıldır ziyaret etmediğim bir tanıdığıma yolum düştü. Kanlıca’da oturuyor. Kendimi bir zaman tüneline girmiş gibi hissettim. Yıllardır İstanbul’da tanıdık binalar arayan gözlerim bayram ediverdi. Sanki 10 yıl önce bıraktığım gibiydi caddeler. Çengelköy’de sıkı bir virajı vardır sahildeki caddenin, karşınıza aniden bir bina çıkıverir. İşte o binanın duvar boyası bile aynı kalmıştı, Beylerbeyi’nden Kanlıca’ya kadar neredeyse hiç değişmemişti evler, caddeler… Sebebini düşündüm, bulmakta da gecikmedim. Metro, kentin bu bölgesine hiç uğramadı.
“Geçmişi özlemek” mi denir buna? Bilmiyorum. İstanbul’un dönüşümünü eserlerinde sürekli konu edinen Haldun Taner’in geleceğe ilişkin olumlu ama geçmişe yönelik hüzün yüklü anlatısı gibiydi yaşadıklarım. O öykülerde anlatılan insanlara dönüşüyorum galiba. Büyük bir adaletsizlik duygusu uyandırıyor içimde. Hem şimdi, burada hem de o tanıdığım insanlar, binalar, sokaklar, meydanlar, ana caddeler boyu bize gölgesini sunan ıhlamur ağaçları ve tabii vazgeçilmezimiz denizle birlikte yaşamak istiyorum. Bugüne ait her yeniliğin geçmişimden bir güzelliği kovması, o güzelim binaları temellerine kadar inip söküp koparması gerekmiyor ki. Zamanın dişlisi içinde kıvranırken yeniliklerin tadını çıkarmak yerine her yeni adımın geçmişten kalan, beni ben yapan fiziki bir varlığı alıp götürdüğünü hissetmek istemiyorum. Bu kayba yönelik duygum, gerçekten kaybettiğim yakınlarıma duyduğum özlemi bile bastırıyor, daha doğrusu o insani duyguya bile beni yabancılaştırıyor. Yenilikten çok hoşlanırım oysa. Niye yenilikler bir savaş silahı gibi saldırıyor üstümüze? Anlamıyorum.
 
SEZAİ AYDIN’I KAYBETTİK
 
Evet, Değerli Okurlarım, bu hüzünle karışık duygular içinde sizlere üç haber ileteceğim. Birincisi çok önemli bir kayıp. Sezai Aydın’ı kaybettik. Şairin İstanbul’da duyduğunu söylediği sesler gibiydi onun da sesi. Bizi biz yapan bir ortak değerdi. Sanatçının eşi, Psikolog Fatma Çiğdem Aydın da kasım ayında kanser nedeniyle hayatını kaybetmişti. 15 Şubat 1952 tarihinde doğan Sezai Aydın, Ankara Üniversitesi İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde eğitim gördü. Şehir Tiyatroları sanatçısı olan Aydın, bugüne kadar sayısız projede rol aldı. Sinemada, televizyon dizilerinde ve seslendirme sanatçısı olarak çok önemli başarılara imza attı. Rol aldığı bazı önemli oyunlar şöyle sıralanıyor:
Nekrassov: Jean-Paul Sartre – 2012
Buluşma Yeri: Duşan Kovacevic – 2010
İstanbul Efendisi: Musahipzade Celal – 2008
Rumuz Goncagül: Oktay Arayıcı – 2007
Tekrar Çal, Sam: Woddy Allen – 2006
Seni Seviyorum: William Douglas – 2005
Hadi Öldürsene Canikom: Aziz Nesin – 2004
Dosya: Tuncer Cüceneoğlu – 2003
Pazartesi Perşembe: Musahipzade Celal – 2001
Sersem Kocanın Kurnaz Karısı: Haldun Taner – 2000
Lüküs Hayat: Cemal Reşit Bey – 1999
 
Başımız sağ olsun.
 
“AŞKIMIZIN SON DURAĞI” FRANKFURT’TA SAHNELENDİ
 
Üç ay önce yaşamını yitiren Değerli Tiyatro İnsanı Ferhan Şensoy’un yazdığı “Aşkımızın Son Durağı” adlı oyun, Tiyatro Frankfurt tarafından Gallus Tiyatrosu’nda başarıyla sahnelendi. Oyun, koronavirüs önlemleri altında gerçekleştirilen prömiyerin ardından önümüzdeki dönem Avrupa ve Türkiye’de de sahnelenecek. Gallus Tiyatrosu’nda üst üste üç akşam sahnelenen oyunda Kamil Kellecioğlu, Çiğdem Spickermann, Haydar Akarsu, Umut Kuzu, Hande Uluöz Saracoğlu, Handan Tıraş ve Aytaç Saraç rol aldı. Rejisi Tiyatro Frankfurt ekibinin kolektif çalışmasıyla gerçekleşen oyunun yönetmenliğini Kamil Kellecioğlu, yönetmen yardımcılığını Çiğdem Spickermann ve Umut Kuzu, reji asistanlığını Gonca Ekiz yaparken müzikleri ise Usta Müzisyen Can Atilla üstlendi.
Tiyatro Frankfurt Genel Sanat Yönetmeni Kamil Kellecioğlu “Özellikle bu pandemi sürecinde sanata ve mizaha toplum olarak çok ihtiyacımız olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Türk tiyatrosunun en önemli yazarlarından Ferhan Şensoy’u, Frankfurt’ta bir kez daha yaşattığımız için çok mutluyuz. Destek veren, pandemi sürecinin tüm zorluklarına rağmen tiyatroya gelip bizi izleyen herkese teşekkür ediyoruz.” dedi.
Ferhan Şensoy tarafından yazılan oyun, ilk olarak 2006 yılında, İstanbul’da yine onun liderliğindeki Orta Oyuncular tarafından sahnelenmişti. Venüs Bekar’ın çevirisiyle Almanca üst yazıyla gösterilen oyunu gerçekleştiren ekibin diğer üyeleri de şöyle: Gamze Çimen Cuffolo (kondüvit), Tomris Kuzu (kostüm tasarım), Hannan İslan (sahne tasarımı), M. Hüseyin Özcan (fotoğraf ve video tasarım) Şahin Vural (dekor). Sahne arkasından da Sevda Şahin ve Güneş Şahin görev aldı.  
 
HOPE ALKAZAR
 
İstanbul Beyoğlu, Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in ilk 50 yılı boyunca sanat, kültür ve modanın merkezi olmuştur. Birçok araştırmaya da konu olan Beyoğlu, İstanbul’un yaşadığı birçok dönüşümün laboratuvarı gibi düşünülebilir.
Alkazar Sineması, Beyoğlu’nun Cumhuriyet ile yaşıt önemli bir kültür merkezidir. Onun başına gelenler, aslında bu laboratuvarın en ilginç deneylerinden birini oluşturuyor. İlk adı Cine Salon Electra olan, 1925 yılından itibaren Alkazar ismini kullanan sinema Şubat 2010 tarihinden itibaren film gösterimlerine son vermişti. Aslında müze olması planlanırken Refik Anadol’un iki yıl gibi uzun bir süre üzerinde çalıştığı, yapay zekâ eşliğinde bir rüyayı İstanbul’a hediye etti. 
Bir kısmın Alkazar sinemasında da gösterilmiş 150 Türk filminin görseli, yapay zekâya yüklenerek bir enstalasyon (yerleştirme) elde edilmiş. Refik Anadol ve ekibi projelerini şöyle açıklıyor: “Alkazar bir rüya görüyor olsaydı ne olurdu?” sorusuna yanıt aramak üzere yola çıktık. 20 dakikalık enstalasyonun ilk 12 dakikası, yüzlerce yüz, müzik ile diyaloglar ve sesler üzerinden yapılan algoritmanın analizinden oluşuyor. Son sekiz dakikalık kısımda ise HOPE Projesi fiziksel olarak katılımcının hareketlerine eş zamanlı tepki veren bir interaktif deneyim sunuyor.”
20 kanal video, 28 kanal ses ile çevrelenen bir teknolojiyle geçmişten bir deneyimi hayata geçiren bu proje, aslında bu yazıda sözünü ettiğim, var olanın yerine talep ettiğim bir geleceğin ipuçlarını sunuyor bizlere.  
Bu eşsiz deneyim, 2022’nin ilkbaharına kadar gösterimde kalacak.
Artık sıkıldıkça, içim daraldıkça gider, izlerim, diyorum. 
 
 
 
 
 
 
 
 

 
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

editörün seçtikleri EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
hava durumu HAVA DURUMU
arşiv HABER ARŞİVİ
linkler LİNKLER
  • zaferözpolatmedya.com
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat