12 Temmuz 2017 19:56
-A +A
Abdulkadir Inaltekin

EFSANE BİR AŞK HİKÂYESİ-2 “YÜZDE KALAN TIRNAK İZİ”

 

12 Ekim 1937. Sonbaharın sararttığı yapraklar, adı “rüzgârlı şehir” anlamına gelen Bakü sokaklarında oradan oraya savuruyordu. Birkaç ay öncesine kadar yemyeşil olan ağaçların gölgesinde insanlar oturuyor, kuşlar budaklarına yuva yapıyor, muhteşem yeşilliği ile şehri süslüyordu. Anasından ayrılmak istemeyen yavru misali, budağını bırakmak istemeyen yapraklar fasılalarla dökülüyordu. Ağaçlar, kimsesiz kalmış analar gibi dökülen yapraklarının arkasından ağlıyordu sanki.

---

İçerişehir’deki 6. Büyük Kale Caddesi, 12 numaralı evin kapısı vuruldu. Ürkek bakışlarla gelin, kaynana birbirine baktı. Aydın, Tukay ve Niyazi de korkudan tedirgin oldular. Kapının zamansız ve alışılmışın dışında vurulması olacakların habercisiydi. Dört ay önce de beklenmedik zamanda kapıları çalınmıştı. Siyah arabayla gelen siyah giyimli adamlar, Ahmed Cavad’ı götürmüştü. Henüz on sekiz aylık olan Yılmaz, annesinin kucağında olanları anlamaya çalışıyordu. Yahşi hanım kapıya yöneldi. Bu arada kapı peş peşe daha sert vuruldu. Zavallı kadının korkudan sesi titriyordu:

Geldim, geldim! diyebildi ancak. Kapı açıldığında oda karanlık oluverdi. Üç siya giyimli adam kapı eşiğinde durmuştu. Kim olduklarını sormaya gerek yoktu. Ahmed Cavad, Hüseyin Cavid, Mikayıl Müşfik, Veli Huluflu ve daha binlerle, on binlerle masum insan siyah arabayla gelen siyah giyimli adamlar tarafından götürülmüştü. Gidenler bir daha geri dönmedi, dönenler kısa zaman sora tekrar tutuklandı ve son gidişleri oldu. Ahmed Cavad, 1923 ve 1925 yıllarında iki kez tutuklanmış ve sonra serbest bırakılmıştı. Fakat üçüncü gidişinin üstünden dört ay geçmesine rağmen kendisinden haber alınamamış, ailesi ile görüşmesine de müsaade edilmemişti. Yahşi hanım, korkudan titreyen sesiyle:

Buyurun! dedi, eşikte dikilen adamlara. Adamlar doğrudan Şükriyye hanıma yöneldiler:

KGB Komitesinden çağrıldınız!

İtiraz etmek, sebep sormak ne mümkün? Aldığınız yanlış nefes bile karşınıza suç olarak çıkabilir. Yapılacak tek şey itaat etmektir. Yahşi hanım hiçbir şey yapamazdı. Ahmed Cavad’ın tutuklanmasından soran emekli maaşı da iptal edilmiştir. Çaresizliği yüzünden okuyuyordu. Bakışları önce Aydın, Tukay ve Niyazi’ye, sonra Şükriyye’nin kucağındaki torunu Yılmaz’a düştü. Kısık sesle gelinine:

Kızım, çocuğu ver! diyebildi. Yılmaz annesinden ayrılacağını, belki de bir daha onu hiç göremeyeceğini körpe hisleriyle ilk defa o kadar derinden duymuş olmalı ki, annesinin boynuna sımsıkı sarıldı. Şükriyye de Yılmaz’a sarıldı:

Korkma, seni bırakmam! Önce ayrı ayrı çocuklarına sarıldı, öptü:

Aydın, Tukay, Niyazi! nenenizi üzmeyin, birbirinize destek olun. İnşallah tez zamanda dönerim. Sonra ağlayan kaynanasına döndü:

Ana! Yılmaz çok küçük, onu yanımda götüreceğim. Hakkını helal et, hepiniz Allah’a emanet olun…

Kara giyimli adamların arasında dışarıda bekleyen siyah arabaya bindi. Araba, arkada bıraktığı toz bulutu içinde gözden kayboldu.

---

Kafesli pencereden içeri vura ay ışığı, annesinin kucağında uyuyan Yılmaz’ın yüzüne düşüyordu. İki metrekarelik odada saatlerdir bekleyen Şükriyye, Yılmaz’ın sıçrayarak uyanması ile ürperdi:

Korkma yavrum, yanındayım sen uyu!

Yılmaz yeniden uykuya dalmıştı ki, kapı açıldı. Siyah giyimli adamlar, hayalet gibi ay ışığı altında odaya girdiler. Yılmaz, yine sımsıkı annesinin boynuna sarıldı. Çok korktuğu her halinden belliydi. Adamlardan birisi:

Komiteye ifade vereceksin, bizimle gel!

KGB merkezinin loş ışıklı koridorlarında yankılanan ayak sesleri gecenin karanlığını yırtarak Ahmed Cavad’ın hücresine doldu. Sesin ne taraftan geldiğini anlamaya çalışan Ahmed Cavad, hücre duvarına sarıldı. Sanki Şükriye’nin ayak seslerini tanımıştı:

Şükriye’m! Şükriye’m! Biliyorum, seni de getirdiler…

Koridorun demir kafesli pencerelerinden süzülen ay ışığı ürpertici bir manzaraya oluşturuyordu. Yılmaz’ın, korkudan parlayan gözleri kara giyimli adamlara dikkatle bakıyor ve vaziyeti anlamaya çalışıyordu. Dolambaçlı koridorlardan geçerek KGB Komitesi’nin bulunduğu bölüme vardılar. Uzun bir süre kapıda bekletildikten sonra içeri çağrıldı Şükriyye. KGB Komite heyeti içinde tanıdığı tek bir isim vardı. Vaktiyle Ahmed Cavad’la Guba’da öğretmenlik yapmış, sık sık evlerine gelen, sofra açtığı, hizmet ettiği kocasının en yakın dostu Mircefer Bağırov!

Mircefer, önce Komite heyetine baktı, onlardan aldığı işaretle söze başladı:

Ahmed Cavad tutuklandı, onun sonu bellidir. Çocuklarına rahat bakman, geçimini sağlaman için sana fırsat veriyoruz. Masa üstündeki dilekçeyi işaret etti:

Boşanma dilekçesini imzalarsan sana kimse dokunmayacak, sana iş de verilecek. Aksi halde Sibirya’ya sürgün gideceksin. İyi düşün!

Şükriyye, boşanma dilekçesini okudu: “Halk düşmanı, pantürkist, antisovyet Ahmed Cavad’dan boşanmak istiyorum.” Şükriyye, avına saldırmaya hazır dişi aslan gibi KGB Komite üyelerinin gözlerinin içine bakarak tarihi cevabını verdi:

Ben ki, Ahmed Cavad için vaktiyle Acar Beyi babamdan, anamdan, asil, zengin bey sülalesinden vaz geçtim. Kuru canın ihtiyacı bir lokma ekmektir. Bunun için mi şimdi Ahmed Cavad’ı terk edeceğim?! Sizin ona sıkacağınız kurşundan daha ağır olur, benim boşanma dilekçesine atacağım imza! Asla boşanmayacağım! Sürgüne değil, ölüme de gitsem kararım asla değişmeyecek!

Herkes bir anda heykel gibi donmuştu. Kucağında bir buçuk yaşındaki çocukla, Sovyet hâkimiyetine meydan okuyan bu kadına söylenecek sözleri kalmamıştı ve söylemek istedikleri sözleri de yutmuşlardı zaten. Kara giyimli üç adamın yankılanan ayak sesleri arasında geldiği koridordan geçerek hücre odasına geri döndü.

---

Gecenin sessizliğinde kâbus gibi yankılanan zil sesi ile uyandı Şükriyye:

Bismillah! Aman Allah’ım, hayırdır inşallah...

Bir an önce havanın aydınlanmasını ister gibi odanın kafesli penceresinden gökyüzüne bakmaya çalıştı. Zulmetten kurtulmak istiyordu. Saatin kaç olduğunu da bilmiyordu. Yılmaz, zil sesini duymamıştı. Onca kâbuslu günlerden sonra belki de hayatının en rahat gecesini geçiriyordu annesiyle. Az sonra farklı yönlerinden gelen sesler duyulmaya başladı. Kapılar açılıyor, konuşmalar gürültüye karışıyor, ayak sesleri koridorlarda yankılanıyordu. Sesler, giderek Şükriyye’nin odasına yakın mesafeden duyuluyordu. Çok geçmemişti ki, kapı açıldı. İçeri giren gardiyanlar:

Çabuk hazırlan, gidiyorsun!

Gürültülü konuşmaların arasında Yılmaz korku içinde uyandı.

Şükriyye:

Nereye gideceğim?

Gardiyan:

Herkes nereye gidecekse, sen de oraya! Şükriyye tereddüt içinde Yılmaz’ı kucağına aldı, gardiyanların peşinden yürüdü. Dolambaçlı koridorlardan geniş pencereli bölüme geçerken dışarıya baktı. Hava aydınlanmıştı. Nereye götürüldüğünü bilmese de hisleri, bir daha evine, çocuklarına dönemeyeceğini söylüyordu. Koridorun dışarıya açılan kapısından çıktığında kendisi gibi aynı akıbeti bekleyen bir sürü masum insan geniş bir avluda toplandığını gördü. Kimse nereye gideceğini bilmiyor, sorma cesareti de gösteremiyordu. Haftalar sonra ilk defa dışarıya çıkmıştı Şükriye. Sonbahar sabahının, serin ve temiz havasını içine çekti. Avlunun büyük demir kapısı açıldı. Gardiyanların talimatına göre herkes sıra halinde dışarı çıkmaya başladı. Hapishanenin avlusunda sıralanmış askeri kamyonlara tıka basa binen kurbanlar birbirinin üstüne kapanıyordu. Dolan kamyonlar konvoy halinde uzaklaşıyordu. Gardiyanlardan birisi, kamyona binmek için sırada ilerleyen Şükriyye’yi durdurdu:

Sen bineceksin, çocuğun kalacak! Şükriyye, bundan sonra başına daha kötü şeylerin geleceğini anlamıştı. İtiraz etme, direnme işini daha da zorlaştıracaktı. Yılmaz henüz on sekiz aylıktı. Körpe bedeni daha çok acı çekecek, daha çok hırpalanacaktı. Çocuğu rahatlatmak için, ana kucağının sıcaklığı ile son defa sımsıkı sarıldı. Gardiyanlardan biri Şükriyye’nin kolundan tuttu. Diğer gardiyan da Yılmaz’ı annesini kucağından almaya çalışıyordu. Yılmaz bütün gücüyle çığlık atarak ağlamaya başladı. Yılmaz’ın acı çığlığı hapishane avlusundaki herkesi bir anda dondurdu. Gardiyan, Yılmaz’ı almak istiyor, o annesine daha sıkı sarılıyordu. Bir yandan acı acı feryat ediyor, bir yandan da bütün gücü ile annesinin yüzünden tutmaya çalışıyordu. Gardiyana daha fazla direnemedi, küçük Yılmaz. Annesini bırakırken tırnakları keskin bıçak gibi Şükriyye’nin yüzünü kesti. Yılmaz’ın acı feryadı annesinin içini öylesine acıtmıştı ki, ne de yüzünün kanadığını, ne de canı yandığını anlamadı. Kuş yavrusu gibi gardiyanın kollarında çırpına çırpına avludan uzaklaştırılan Yılmaz’ın acı çığlığına dayanamadı Şükriyye:

N’olur müsaade edin, çocuğumu da götüreyim!

Gardiyan:

Halk düşmanlarına merhamet edilmediğini bilmiyor musun? Çabuk kamyona bin! Diye azarladı. Yavaş hareket edenleri gardiyanlar ite kaka kamyona bindiriyordu. Gözyaşlarına boğulan Yılmaz’ın çığlığı giderek uzaklaştı ve duyulmaz oldu. Yılmaz, “halk düşmanlarının çocukları için ıslah evleri” olarak hazırlanan çocuk yaş grubu mahkûmların yanına götürülecekti. Şükiyye, kendinden önce aynı akıbete duçar olan Azerbaycanlı ailelerin ne zulümler çektiğine şahit olmuştur.

---

Sibirya’ya sürgün edilen “halk düşmanlarının aileleri”, hayvan ve yük taşınan trenlerle kendilerini bekleyen meçhul diyara gidiyordu. Şükriyye, vagonun kapı aralığından dışarıya bakmaya çalışıyordu. Sonbaharın bozkıra çevirdiği boş araziler, yapraklarını dökmüş çıplak ağaçlar kışı karşılamaya hazırlanmıştı. Dağların üzerine çöken sis bulutları rüzgârın önünde ovalara dağılıyordu. Tabiatın ilahi manzarası içinde seyreden tren, Sovyet komünizminin kurban seçtiği binlerle masum insanı ailesinden, sevdiklerinden, hayattan kopartmış, Sibirya’ya doğru sürüklüyordu.

---

Şükriyye hanım, 1996 yılında vefat ettiğinde 94 yaşındaydı. Acı, zulüm, işkence, açlık, sefalet ve hastalıklarla Sibirya’da geçirdiği sekiz yıllık sürgün hayatında, Yılmaz’ın feryadı kulaklarından hiç gitmedi. Yılmaz’dan ayrılırken yüzünde bıraktığı tırnak izini annelik nişanesi olarak ölene kadar taşıdı. Çocukları Aydın, Tukay, Niyazi ve kaynanası Yahşi hanımın son hayali sekiz yıl boyunca sürgün yıllarında tesellisi oldu. Son nefesine kadar hasretini çektiği oğlu Tukay’ın öldüğünü hiçbir zaman öğrenemedi. Ne ölüsünü, ne de dirisini bir daha göremediği Ahmed Cavad’ı ölene kadar ruhunda yaşattı. Uğruna çektiği bütün acılara rağmen aşkına olan sadakatini zerre kadar bozmadı. Sibirya sürgününde aynı koğuşta kaldığı hanım:

Şükriyye, Rus subaylar sana neden yaklaşmıyor? Cüzzamlı gibi hepsi senden kaçıyor.

Şükriyye acı acı gülümsedi, sonra başı ile tuvaleti işaret etti:

Karanlık basınca tuvalet sırasında bekliyorum. Tuvalete girince kapıyı arkasından kilitleyip soyunuyorum. Elbisemle tuvaletin her tarafını silip tekrar giyiniyorum. Bana yaklaşmak isteyen Rus subaylar benden tiksiniyor, yakınımdan bile geçmiyorlar. Hanım, Sükriyye’nin anlattıkları karşısında heykel gibi donup kaldı:

Ben çaresizim. Açlıktan, susuzluktan öleceğim, anlıyor musun? Altı gündür aç, susuz kalmak ne demektir? N’olursun beni kınama, beni anlamaya çalış! Subayların isteğine baş eğmeğe mecburum.

Şükriyye bir an sukuta daldı:

Ben bey kızıyım. Ahmed Cavad için Bey babamı, anamı, sülalemi, zenginlik içindeki hayatımı, dört evladımı feda ettim. Kuru canın ihtiyacı bir lokma ekmektir. Bunun için Ahmed Cavad’ın namusuna leke getirir miyim? Ahmet Cavad sadece benim için, çocukları için, anası için değil, Azerbaycan için kendisini kurban etti. Eğer ben iffetimi korumazsam, sadece Ahmed Cavad’ın değil, Azerbaycan’ın namusunu da kirletirim…



 

   

Şükriyye Acar Beyi Süleyman Kızı, (1902 Batum – 1996 Bakü)

SON

Facebook'ta paylaş butonu
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
 

Günlük Gazeteler
Oku
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
Anket

Duyurular
Arşiv