11 Eylül 2020 18:17
-A +A
Gülseren KAYA

ÇOCUKLUĞUMDAKİ ANILARIN HÜZÜNLÜ GÜZELLİĞİ

Gülseren KAYA ( Yazar )gazetehamburg.com

Gecekondumuzu anlatıp da onun içini ısıtan emektar kuzine sobamızı ve güzel sohbetlerimizi anlatmazsam olur mu?
 
Kuzine sobayı şimdiki nesil bilmez.
Kuzine soba, üzerinde ve içinde yemek pişirilebilen fırınlı sobalara denir.
 
Hem evi ısıtmaya hem de üzerinde veya fırın bölümünde yemek pişirmeye yarayan büyük mutfak sobasıdır. 
 
Rahmetli ebemin de vardı böyle bir sobası; üzerinde su ısıttığı, yemek yaptığı, fırın bölümünde patatesli ya da etli kömbeler pişirdiği.
 
Birde Sir Kömbe yemeği vardı, bizim oraya has, bir kömbe üzerine sarımsaklı yoğurt ve kızgın tereyağı dökülüp yenilen.
 
Genellikle kalabalık misafir geldiğinde yenilirdi, çok basit ama bir o kadar da lezzetli bir yemekti. O kalabalığın verdiği haz ve mutluluk başkaydı, hâlâ aklıma gelince yüzüme bir tebessüm bulaşır.
 
Kuzinenin, ateşin küllerini toplamaya yarayan çekmecesinde patates közlenirdi.
 
Fırın bölümünde börekler, kömbeler, üzerinde de sulu yemekler pişerdi.
 
Soba büyük olduğu için üzerine bir tencere, bir de güğüm konulabiliyordu. Güğümün içi hep su dolu olurdu, gerektiğinde sıcak suyumuz hazır olsun diye.
 
Sobanın etrafına yerleştirilmiş büyük minderlerin üzerine oturulurdu ve tabii ki sobanın üstündeki çaydanlıkta her daim bulunan demli çay eşliğinde, tadına doyulmayan sıcak, samimi sohbetler başlardı.
 
Sobanın verdiği sıcaklığın yanı sıra, elektrikler kesildiğinde ateşi de ışığımız olurdu.
 
O zamanlar, sık sık elektrik kesilirdi, sobanın etrafa yaydığı loş ışıkta, yarı karanlıkta oturması bile güzel olurdu.
 
Ateşin çıtırtısıyla dans eden alevlerin yansımaları eşliğinde, sohbet kesilmeden, kaldığı yerden devam ederdi.
 
“ÖBÜR DÜNYADA IŞIK BULABİLECEK MİYİZ?”
 
Rahmetli ebem karanlığı sevmezdi, gözleri sobanın etrafa yaydığı loş ışığa dalardı bazen, kısık bir sesle, usulca “Öbür dünyada da bu kadar ışık bulabilecek miyiz?” diye sorardı.
 
Öteki dünya neresiydi, nasıl bir yerdi, niye karanlıktı acaba?
Çocuk aklımla dinlediğim sohbete kendimce anlam katmaya çalışırdım.
 
Neden öteki dünyadan bahsedilince insanlar tuhaf bir şekilde sessizleşiyordu?
Öteki dünyada ebediyete gönderdiğimiz sevdiklerimizle tekrar buluşabilecek miydik?
Peki, öteki dünyada tekrar buluşursak birbirimizi nasıl tanıyacaktık?
Köpeğimi de görebilecek miydim acaba?
Peki, ben onu tanıyabilecek miydim?
Ben onu tanımasam da o beni kesinlikle tanırdı çünkü köpekler, sahiplerini kokusundan tanırlar ve hiç bir zaman da unutmazlar. Köpeğimle karşılaşma ve onun beni tanıyabilme olasılığı bile tuhaf bir rahatlık serpmişti yüreğime.
 
Ben bu sorularla cebelleşirken bizimkiler öteki dünyaya gidenleri anıyorlardı sırayla.
Meğer ne kadar çok kişiyi göndermişler öteki dünyaya, saydıkça yüzlerdeki hüzün çizgileri daha da derinleşiyordu hatta gözlere birer damla gelip yerleşmişti bile. Sobanın ışığı vurdukça gözlerde parlayan birer damla yaş ha düştü ha düşecekti.
 
BİR GENÇLİĞİN HİKÂYESİ
 
Bir de başka hikâyeler vardı; tedirgin edici ve korku dolu hikâyeler.
 
Benim büyüdüğüm mahallede yaşayanların büyük çoğunluğu, siyasi olarak sola dönüktü diyebilirim. Yoksulluktan dolayı köyünü terk edip iş güç bulma umuduyla büyük kentlere göç eden emekçilerin mahallesiydi.
 
Komşularımızın büyük çoğunluğu, İç ve Doğu Anadolu’nun köylerinden göç etmişlerdi. Tek düşünceleri, bir işe sahip olup çocuklarının geleceğini garantiye almak ve ailelerinin geçimini sağlamak olan insanlarımızdı.
 
Mahallemizin gençleri emekçi halkın sömürülmesine göz yummuyor, hak, eşitlik ve özgürlük adına devrimci mücadeleye destek veriyorlardı.
Benimsedikleri ideolojilerine sadık kalarak onurlu duruşlarıyla, tüm pürüzlere ve zorluklara rağmen korkmadan, yılmadan ve yorulmadan mücadelelerini sürdürüyorlardı.
Geceleri bahçe ya da evlerin duvarlarına sloganlar yazıyorlar, sabahları da okulun yolunu tutuyorlardı. Çağdaş bir nesil için eğitim şarttı ve bunun oluşması için okullarda var olan her türlü imkânı elde etmeye çalışıyorlardı.
 
Yol ağzındaki eylemler aklıma geldi şimdi.
Öğretmen eksiği mi var, dersler mi boş geçiyor, protesto eylemleri ile sesini duyurmaya çalışan öğrenciler olurdu.
 
Yolunda gitmeyen şeyler, yapılan haksızlıklar mı var, ana yolun ortasında yapılan oturma eylemleriyle trafik bloke edilirdi.
 
Amaç, seslerini duyurabilmek ve haksızlığa baş eğmemekti.
 
Korkusuz gözü pek gencecik fidanlardı. Gelecek için kendilerine örnek aldıkları ağabeyleri ablaları gibi hep birlikte, omuz omuza halkının kalkınması, işçinin bilinçlenmesi için özgürlük ve eşitlik adına mücadelesini sürdüren gençlerimizdi.
 
Bu sebeptendir ki ara ara evleri de dolaşıp, oranın halkını birebir ziyaret ederek onları siyasi yönden bilgilendirmeye, aydınlatmaya çalışıyorlardı.
 
Neden mücadele ettikleri, eşitlik, özgürlük ve beraberlik adına yapılan konuşmalardı.
Kimler çatışmada vuruldu, kimleri kaybettik? Kimler gözaltında ve tabii ki gözaltına alınmalarının sebepleri nelerdi?
Bunlar konuşulurdu.  
 
Gerektiğinde maddi yardım da toplanırdı, hatırlıyorum, rahmetli ebem evdeki halısını yardıma katkı amaçlı vermişti.
70’li yılların sonlarına doğru, bu tür haberler çok sık duyuluyordu, gözaltına alınma gittikçe çoğalıyordu mahallemizde.
 
Neredeyse her evden en azından birisi içeride oluyordu. Ağlayan tedirgin anneleri çok gördüm, korku içinde oğlunu ya da kızını kurtaracak bir umut dalı ararken nasıl çırpındıklarını da.
 
Bazen de eylemlerden ya da çatışmalardan kaçan gençlere sığınak olurdu, soba başındaki minderler.
 
Tehlike geçene kadar mindere oturtulup bir bardak çay verilen gençlerimizdi.
 
Çayı yudumlarken yaşlıların tedirgin bakışları altında söyledikleri temkin dolu, özenle seçilmiş sözleri.
O sözlere karşın gençlerin doğru buldukları davalarını savunma hamleleri ve uzun cümlelerin içini dolduran siyasi içerikli argümanları.
 
Hemen hemen her gün birileri gelirdi bize, ebem rahmetli severdi misafir ağırlamayı. Ben de severim, bu huyumu ebemden almışım zaten.
 
SAMİMİ İLİŞKİLERDEN İLETİŞİME
 
Eskiden insanlar birbirine daha mı çok özen gösteriyordu?
Yoksa bana mı öyle geliyordu?
Birbirlerini birkaç gün görmeseler merak ederlerdi ve mutlaka yoldan geçerken kısa da olsa uğrarlardı.
 
Kendileri uğrayamazsa evdeki çocukların eline bir tabak bir şey verip gönderirlerdi. Aslında asıl maksat, her şeyin yolunda olup olmadığını öğrenmekti.
Tabii o zaman telefon yok, şimdiki teknoloji ne gezer. Ama insani ilişkiler daha sıcak, dürüstçe ve sağlamdı.
 
Şimdilerde herkesin elinde bir cep telefonunu var, dünyanın öbür ucunda olsan da aranıp sorulabiliyorsun hatta görüntülü bile konuşabiliyorsun.
 
Peki, o eski samimiyet oluşabiliyor mu?
Sanmıyorum.
Benim eskiden tanıdığım, hatırladığım insan ilişkileri daha sağlamdı, samimiydi, saf ve temizdi.
Daha hoşgörülüydü belki de bu yüzden daha uzun solukluydu.
 
Sobamız dile gelse kim bilir daha ne hikâyeleri var anlatacak. Bunlar benim aklıma gelen heybemdeki hikâyelerim.
 
Diyorum ki, anlatacak bir güzelliği olmalı çocukluğumun, hüzünlü de olsa anlatılmalı.
Anlatmalıyım...
Anlatacağım...

 

Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
 

Günlük Gazeteler
Oku
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
Anket

Duyurular
Arşiv
2012 Softmedya tüm hakları saklıdır Softmedya Haber Scripti Yazılımı