Mustafa Remzi Özbadem


MELEK

Bir yoğun bakım koridorunda, bir çocuğun babasına duyduğu özlemle yazılmış; kayıp, umut, ölüm ve hayata tutunmanın iç içe geçtiği gerçek bir hikâye.


 

 

Bazı anlar vardır…
İnsan kopar.
Bir nefes daha almadan gitmek ister.
Bazen de içindeki o karanlık dürtüyle, birilerini bu hayattan göndermek ister.

Ama hayat, daha ilk saniyeden itibaren serttir.
Ebenin attığı bir tokatla başlar her şey.
Ağlaman beklenir.
Ne kadar yüksek ağlarsan, o kadar “iyi” karşılanırsın bu dünyaya.
Oysa neden bir öpücükle başlamaz hayat?
Sıcak, masum bir öpüşle…
Ardından uzun bir kahkaha.
Kahkahan ne kadar uzunsa, hayata o kadar güçlü başlasan.

“Hoş geldin bebek…”

Ama biz gelince ağlatırız, giderken ağlarız.
Çünkü alışkanlığımız budur.

Oysa eskiden, az ama bilge bir topluluk vardı.
Onlar doğan çocuk için ağlar,
“Bu dünyanın yükünü taşıyacak” diye yas tutardı.
Ölen içinse düğün kurarlardı;
“Bu dünyadan kurtuldu” diye.
Bence en doğru geliş ve gidiş hikâyesi bu olmalıydı.

Zaten bu dünya, biraz da cezanın adı değil mi?
Âdem ile Havva’dan bize kalan.
Bir ömür boyu taşınan bir sınav.

Empati
Başkasının acısını anlamaya çalışırız.
Ama kimse sormaz:
Kendi acımız bu kadar ağırken,
başkasının yükünü taşımak ne kadar adil?

2013, Hamburg.

Büyük bir hastane…
Temizlikten servise, koridorlardan yoğun bakıma uzanan uzun günler.
Bir köşede aynaya bakan yüzler,
diğer köşede ölümle göz göze gelenler…
Ve her yerde aynı sessiz figür:

Azrail.

Yoğun bakım koridorları…
Uzun, penceresiz, insanın içine işleyen bir yalnızlık.
Hastalığı anlatan o tanıdık koku.
Makinelerin hiç susmayan “bip” sesleri…
Uyutulmuş bedenler.
İçeride yönü daha belli olmayan hayatlar.
Dışarıda ise asıl acıyı çekenler.

O sabah farklıydı.
Koridorun ortasında bir çocuk vardı.
Koşuyor, oynuyor, gülüyordu.
Yanına yaklaştım.
Kara saçlı, kara gözlü olduğu kadar yüzü nur saçan bir kız çocuğu.
Örgülü saçları beline kadar uzanıyordu.
On bir, on iki yaşlarında…
Yalnızdı.

Yanında kimse var mı diye sordum.
Bir bekleme odasını işaret etti.
Ailesiyle tanıştım.
Nazikçe, çocukların burada bulunmasının uygun olmadığını söyledim.
Özür dilediler.

“Babası içeride, ona yakın olmak istiyor,” dedi yaşlı kadın.

Aile Türktü.
Babaanne belli ki çok ağlamıştı; gözünde yaş kalmayınca kızarıp kurumuştu gözleri.
Benimle konuşurken ağladığını görebiliyordum o yeşil gözlerde.
Dede susuyordu.
Ama onun da gözleri konuşuyordu, ıslak ıslak…
Ağlamasa da yüreğindeki kanı gizliden gizliye soğutmaya çalışıyordu.

Ve Melek…
(İsmini vermek istemiyorum. Ona en yakışan bu olsa gerek.)

Babaannesinin ağladığını gördüğü an,
Melek’in yüzü düştü, sesi değişti.
“Babama bir şey mi oldu?”

O korku…
Bir çocuğun sesine sığmayacak kadar büyüktü.

“Hayır güzelim,” dediler.
“Bir anımızı anlattık, duygulandık.”

Ama o korku oradaydı.

Sonra Melek bana baktı.
Gözleri bir anlığına parladı.
Karanlıkta yol gösteren bir deniz feneri gibiydi.

– Doktor musun abi?

Babasıyla kontak kurabilmenin yollarını arıyordu belli.

– Yok güzelim.

O bakış…
Beni o koridorlara bağladı.

Her gün gittim yanına.
Her gün küçük bir hediye…
Bir tebessüm borcu gibi.

Bir gün elinde resimlerle geldi.
Hepsinde babası vardı.

“Abi, bunları babama verir misin?”
“Hep yarın diyorlar ama beni içeri almıyorlar…”

Gözleri dolu dolu, gözlerimin en derin yerine bakıyordu.

O an vuruldum sanki.
Kanamadım ama çöktüm.
Kurşun yarası nedir bilmem ama insanın içinden vurulması böyle bir şey olmalı.
Bir çocuğun “sadece babasını görme isteği” bu kadar mı yakacaktı yüreğimi?

“Yakında güzelim!”
“İnşallah yakında…”

Kaçtım adeta.
Koca bir filin, fındık faresinden korkup kaçması gibi.

Babası hâlâ uykudaydı.
Mehmet Abi…

Başka bir hastanede mide küçültme ameliyatı olmuştu.
Sağlıklı dikişler atılmadığı için mideden sızan asitler vücudu zehirlemişti.
Biraz geç fark edilince sorun onu ölümün eşiğine getirmişti.
Yani bir kaşık suda boğulacak Mehmet Abi.

Uyuyan bir adama,
daha önce sadece babama söylediğim bir cümleyi fısıldadım:

“Uyan!
Ve ayağa kalk.”

O günden sonra her şey ona bağlandı o koridorda.
Kendi babamı bekler gibi bekledim onu.

Benim babam…
Doktorların “hazırlık yapın” dediği konumdaydı.
Ölecekti.
Öldü.
Gömdüler.

Ben gömemedim.

Bir sabah Mehmet Abi’yi gördüm ve şok oldum.
Kablolardan kurtulmuş, pipetle su içiyordu.

Süper!

İnsan bazen kaderi değil, hayatı affeder.

“Hoş geldin abi.”
“Sen kimsin?” dedi.
“Uzun hikâye. Görüşürüz sonra abi.”

Uçtum hemen, müjdeyi vereyim diye…
Ama ailesi akşamdan almıştı haberi.
Sabahın erken saatlerinde yine o dar koridordaydılar.
Bu kez daha kalabalık ve mutluydular.

Meleğe bakıp:
“Baban uyandı kız!” dedim.

Güldü, sarıldı abisine.
Sımsıkı…
O kucakta olması gereken bir babasıydı ama daha erkendi.
Boş kalmamalıydı o sevgi yumağı.
Benimle doldurmuştu, babası gelene kadar.
Sonrasında babası sardı onu.

Beraber çıktılar o mezarlıktan, el ele.

Benim babam dönmedi ama bir adam Azrail’e çalım attı ve kızına döndü o gün.
Bir kız çocuğu da güvendiği dağlara…

Bazen bu da yeter insana.
Biz, sonu mutlu biten eski Türk filmlerinin çocuklarıyız.
Perde kapanırken çoğu zaman ağlarız.
Yani mutluluğa da ağlarız biz.
Ağlayıp gözyaşımızı silerken, kahkahalarımız yükselir göklere.

Acısıyla, tatlısıyla, ne olursa olsun siz yine de:

“Gülümseyin…”

Adıyaman

08.01.2026

  • İMSAK 06:09
  • GÜNEŞ 07:36
  • ÖĞLE 12:38
  • İKİNDİ 15:10
  • AKŞAM 17:31
  • YATSI 18:52

“Hayatını İnancına Adamıştı”

Hamburg’da Kar Alarmı: Senato Uyardı, Dışarı Çıkmayın!

Hamburg’da Hava Şartları Nedeniyle Okullarda Eğitime Ara: Cuma Günü Ders Yok

Hamburg’ta Hava Alarmı: Göller ve Parklar Hayati Risk Taşıyor

Hamburg’da Buzlanma Tehlikesine Karşı Tuz Yasağı Geçici Olarak Kaldırıldı

Lübeck St. Lorenz’de 17 Yaşındaki Noah H. Kayıp: Polis Halktan Yardım İstiyor