Bir göz doktoru olan Dr. Füsun Uzunoğlu’nun yeni öykü kitabı Elma ve Gölge, evrensel olaylar ve toplumsal meselelerden beslenen hikâyeleri bir araya getiriyor. Elma, cadı ve gölge metaforları, kitabın kavramsal çerçevesini işaret ederken, Uzunoğlu’nun öyküleri bakmakla görmek arasındaki mesafeyi sorguluyor.
Bir göz doktorunun yeni bir öykü kitabı, bakmakla görmek arasındaki farkı bu kadar görünür kılabilir mi? Dr. Füsun Uzunoğlu, Elma ve Gölge’de hikâyelerini insan zihninin eğip büktüğü gerçekliklerden hareketle anlatıyor. Bu öykülerde hakikat sabit değildir; fark edildikçe ağırlaşır, bastırıldıkça gölgeye dönüşür.
Kitabın kapağı, bu anlatı dünyasına açılan ilk eşik. Elma ve cadı, öykülerin doğrudan anlatı unsurları olarak değil; okura metnin kavramsal dünyasını işaret eden semboller olarak karşımıza çıkıyor. Elma, ilk ısırıkla birlikte geri dönüşsüz bir fark edişi çağrıştırıyor: saflığın kaybını, masumiyetin bozulmasını ve insanın kendinden sakladığı ama yine de yanında taşıdığı benliği. Bu anlamıyla elma, uyanmanın bedelini hatırlatan bir eşik olarak duruyor.
Cadı figürü ise bilmenin tarihsel bedeline işaret ediyor. Bilen, gören ve bunun karşılığında dışlananların simgesi. Sezgisiyle düşünen, bilgisi nedeniyle korkulan ve susturulmak istenen bir figür olarak cadı, bu kitapta kötülüğün değil; bilginin ve bedel ödemenin hafızasını taşıyor. Elma ile cadı yan yana geldiğinde, masalsı bir dünya kurulmuyor; aksine, insanın kendisiyle yüzleştiği bir alan açılıyor.
Kapak çizimi de bu sezgisel yaklaşımın bir uzantısı. El kaldırmadan, önceden tasarlanmadan yapılan çizgiyle oluşturulan illüstrasyon, kitabın atmosferini taşıyor. Üstelik bu çizim, yazarın oğlu tarafından kitap için özel olarak hazırlanmış. Böylece Elma ve Gölge, yalnızca metniyle değil, görsel diliyle de kişisel ve kuşaklararası bir anlatıya dönüşüyor.
GÖLGEYLE KARŞILAŞMAK
Kitabın adındaki “gölge”, psikolojide özel bir yere sahip olan Carl Gustav Jung’un gölge kavramını çağrıştırıyor. Jung’a göre gölge; bireyin kabul etmek istemediği, bastırdığı ya da görmezden geldiği yönlerinin toplamıdır. Bu yönler her zaman karanlık değildir; kimi zaman toplumun onaylamadığı için saklanan öfke, arzu, cesaret ya da yaratıcılık da gölgede kalır. Gölge yok edilemez; bastırıldıkça güçlenir, yüzleşildikçe insanı dönüştürür.
Uzunoğlu’nun öykülerinde gölge, tam da bu yüzleşme anlarında belirir. Gerçek, olduğu gibi aktarılmaz; insanın zihninden geçerken biçim değiştirir. Çarpıtılmış gerçeklikler bir anlatım oyunu değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin doğal sonucudur. Okur, bu hikâyelerde başkasının değil, çoğu zaman kendi gölgesinin izini sürer.
GÖRMENİN YAZIYA DÖNÜŞTÜĞÜ YER
Bir göz hekiminin kaleminden çıkan bu öykülerde görmek, yalnızca fizyolojik bir eylem değildir. Kör noktalar, bilinçli bakmamalar ve seçici algılar metnin ana damarını oluşturur. Evrensel ve toplumsal meseleler yüksek sesle dile getirilmez; bireyin iç dünyasında yankılanarak anlatılır. Bu yüzden hikâyeler rahatlatmaz; okuru dikkat kesilmeye zorlar.
Elma ve Gölge, ilk ısırığın masumiyeti bozduğu, gölgenin inkâr edilemediği bir yerden konuşuyor. Sessiz ama derin, sade ama kalıcı. Bir göz doktorunun gördüklerinden süzülen bu öyküler, okura tek bir soruyu bırakıyor:
Gerçek, gördüğümüz şey mi; yoksa görmeye cesaret ettiğimiz kadar mı?




