60 yıla sığan hayatlar, hikâyeler

Hamburg 30 Eylül 2021 20:40
Videoyu Aç 60 yıla sığan hayatlar, hikâyeler
A
a

“Kadınların hayatını, bakışını, anlattığı hikâyeyi duyduktan sonra onların yüz hatlarındaki çizgiler beni daha çok etkiledi.”

Söyleyişi : Kibar ÖZKAN
Ressam İlhan İşözen, 30 Ekim 1961’de Türkiye ve Almanya arasında imzalanan “İş Gücü Anlaşması’yla” Türkiye’den Almanya’ya göç eden  60 kadının hikâyesini, yaşanmış, yaşanamamış hayatını resmetti. 12 Ekim’de Lübeck’te açılışı gerçekleştirilecek olan Göç’ün 60. yılına özel hazırlanan “Portreler ve Bavullar “Sergisi’nin öncesinde, İşözen’le göç etmiş kadınları, politik süreçleri, demokrasi hayalini konuştuk.
Bize kendi hikayenizden bahseder misiniz? Yola nasıl çıktınız?
Yola çok uzun bir yerden çıktık. Almanya veya yurt dışı yolu tabii biraz çetrefilli. 1980’de geldim Almanya’ya ilk defa. 1980 çok belalı bir yıldı ve başka şansımız yoktu. Üniversitede sıkıntılar yaşanıyordu. Bu çetrefilli dönemde, bir genç olarak aileye bağımlılığım da vardı. Ekonomik bir bağımlılığım vardı en azından. Böylece yurt dışına önce babam geldi. Babam 1960’lı yıllarda burada yaşıyordu. Sonra Türkiye’ye geri döndü. Siyasi nedenlerle tekrar Almanya’ya geldiğimizde 20 yaşındaydım. Bize de “Artık üniversiteyi burada okursunuz.” dedi. Böylece Almanya’da kaldık.

Peki, Almanya’da üniversite okuyabildiniz mi?
Türkiye’de Karadeniz Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi’ne gitmiştim. Orada iki senelik bir süreçten geçtikten sonra ayrılmak zorunda kaldım. Sonra Almanya’ya üniversite için geldim ve Hamburg’da ekonomi politik okudum. Ağırlıkla sosyolojiydi okuduğum alan.
TÜRKİYE’DE 1980’LERDE BÜYÜK POLİTİK DÖNÜŞÜMLER YAŞANIYORDU
“1980’ler çok belalı bir yıldı, başka şansımız yoktu.” dediniz. 1980’de neler yaşadınız?
Türkiye’de o dönemler, büyük politik dönüşümler yaşanıyordu. Kendini savunmak için bir yerlerde bulunmak gerektiği dönemlerdi. O dönemlerde, Sivas’ta okudum. Sivas’ta çok yaşanan faşist baskıların, işgallerin kırılması için direniş gösteren insanları örnek alarak onların olmadığı yerde yaşamı savunmak konumunda, ben de kendime düştüğünce bir rol aldım.
Aile tabii biraz sosyal demokrattı. Kendisine göre ilerici bir aile yapısı olduğu için de orada örnek olan insanlar vardı. Dayımın oğlu İstanbul’da güzel sanatlarda mimarlık okuyordu. Faşistler, okulu bastığı zaman öğrenci temsilcisi olduğu için onu vurdular, öldü. O zaman politik yaşantıda çok aktif değildim. Tabii ölüm olayı, biraz ailenin içinde gelen baskıların da kırılmasına neden oldu. Daha özgür hareket edebilmek, daha özgür yaşamı savunmak seçeneğini açıkça ortaya koyabildiğim bir süreçti.
Resim çizmeye nasıl başladınız?
İstanbul doğumluyum. Babamın Almanya’ya gelmesiyle İstanbul’dan Sivas’ın Zara kazasına göçtük. Dedemler, annemin ve babamın ebeveynlerinin yaşadığı yerdi. Sonra babamlar da büyük bir aileydi. Babamın kardeşleri çok fazlaydı, her biri üniversiteye gidiyordu. Onlar yaz dönemlerinde geldikleri zaman onlardan ders almak, bir şeyler öğrenmek bizi çok mutlu ederdi.  
Amcam Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde okurken Günaydın gazetesinin eki olan mizah dersisi Ustura’yı Aziz Nesin’le çıkarıyordu. Küçük boyutlu bir dergiydi. Haftada bir defa Günaydın’ın eki olarak verilirdi. Amcam da oradaki çizimlerini, mizahla olan ilişkisini bize yansıttı. Ben de ondan esinlenerek karikatür çizmeye, çizim ile uğraşmaya başladım. Geldiği zaman bana ders verirdi. Yaptığım şeyleri yorumlardı. Bu durum, beni heveslendirdi. Çocukluk yıllarımda Gırgır dergisi çok önemliydi Türkiye’de. Gırgır’da, Oğuz Aral’ın   gençlere önem verdiği bir dönemdi. Oğuz Aral bir karikatürümü yayınladı. Ondan sonra da farklı dergilerde, sanat dergilerinde ve mizah dergilerinde, günlük gazetelerde filan çizimler yapmaya başladım. Böylece sanat ortamını daha iyi tanımış oldum. Kendimi o şekilde geliştirebildim.


Bu sergi için portresini çizdiğiniz insanlara nasıl ulaştınız? Portrelerini çizeceğiniz kişilere nasıl karar verdiniz?
Kadınların hayatını, bakışını, anlattığı hikâyeyi duyduktan sonra onların yüz hatlarındaki çizgiler beni daha çok etkiledi. Onların yaşantısını daha iyi yorumladığımı hissettim. Tanıdığım insanlar vardı. Bunlar, uzun süredir tanıdığım insanlardı. Bunların içinde hiç tanımadığım insanlar vardı. Arkadaşlarımın önerisiyle ya da gördüğüm, duruşlarını beğendiğim, seçerek teklif götürdüğüm insanlar var. İş Gücü Sözleşmesi’nin 60. yılında, 60 tane kadın portresi olmasını istedim. Gelen teklif ya da konuştuğum insan sayısı herhâlde 200 civarındaydı. Bunlardan 60 tanesi ile bir katalog ve sergi ortaya çıktı.
Serginizde neden sadece kadın portrelerine yer verdiniz?
Yurt dışına hem iş gücüyle hem iş göçüyle birlikte gelen Türkiyeli kadınların, aile birleşimi sonucuyla birlikte gelen kadınların, evlenip ithal gelin olarak gelen kadınların, siyasi nedenlerle gelen kadınların ve burada doğup büyüyen kadınların farklı boyutlarıyla söyleyeceği çok şey olduğunu düşünüyorum.
Geçmişte yaptığımız sergilerde erkekler ön plandaydı. Kadın arkadaşlarımızın “Kadınların da söyleyeceği, anlatacağı çok şey var.” diyerek bana getirdiği teklifi değerlendirmek istedim. Bu nedenle kadınların anlatmak istediği şeylerin bir sahnesini birlikte kurduk. Orada elimden geldiğince destek verdim. Esas söylemek ve anlatmak isteyen kadınlardı. Hikâyesi çok önemliydi. Tanıdığımı sandığım birçok arkadaşımın bilmediğim çok şeyi olduğunu fark ettim. Onların anlattığı hikâyede ortak bir şey çıktı. Geçmişteki albümlerinden toparladıkları resimleri sundu, ben de bunu kendi boyutumda yorumlamaya çalıştım.
Sizce kadınların yaşadığı sorunların politik nedenleri var mı?
Dünyadaki her şey bir politika. Kuş Sevenler Cemiyeti de politika yapıyor. Yaşadığımız her şeyi etkileyen politik bir yapı var. Kadınların da bu yapılardan etkilenmesinin nedenlerinden bir tanesi, erkek egemen toplumunun getirdiği yaptırımlar çünkü yüzyıllardır erkeklerin kendi çıkarının korunması için kadınlara biçtikleri bir görev olmuş. Burada eşit bir yaşantı yok. O anlamda, kadınların eşitlik arayışı benim için çok kutsal ve çok değerli. Bunun ön plana çıkması da benim için bir öğreticilik taşıyor.
İÇİMİZDEKİ BAVULLARI HÂLÂ TAŞIRIZ
Yapacağınız bu sergi ile neyi amaçlıyorsunuz? Nasıl bir mesaj vermeyi düşünüyorsunuz?
Sergideki amaç; o portreleri çizilen insanların yurt dışına ilk geldiği yıllardan vesikalık fotoğrafı ya da varsa eski pasaportu belge olarak kullanarak biraz geçmişten günümüze iz düşümü bırakabilmek, bunların bir araştırmasını, bir dokümantasyonunu düzenleyerek bilincine çıkarmasını sağlamak hem kendileri açısından hem de çevredeki insanlar açısından bu süreci anlaşılmasına yardımcı olmak. O insanların yaşadığı süreci kavrayabilmesi için de herkesin anlattığı kısa bir hikâyesi var. Bu hikâyeye de o hazırladığımız katalogda yer vereceğiz.
Herkesin kısa bir hikâyesi var dediniz. Bu noktada, göç sizde hangi duyguyu uyandırıyor?
Onu sordum, herkes farklı bir cevap verdi. Bir arkadaşın çok güzel bir sözü var: ‘Getirdiğimiz bavulları dolabın üzerine koyarız da içimizdeki bavulları hâlâ taşırız.’ Göç de öyle bir şey. İnsanlar getirdiği bavulu gönlünden, aklından çıkarmıyor. İnsanlar geldiği yeri hep böyle bir geçmişin anısıyla yaşatmaya çalışıyor ama burada doğanlar da var. Burada doğup büyüyenler, farklı kültürler arasında yetişen insanlar var. Bunun yanın da zorla getirilen insanlar var yani göçü sadece iş gücü boyutuyla değerlendirmek mümkün değil çünkü Türkiyeli insanlar çok değişik nedenlerle buraya geldi. Bunu iyi bir şekilde yorumlamak, ona göre yansıtmak gerekiyor. Ben de bunu seçerken insanların farklı kaynaklardan buraya gelmelerini göz önünde bulundurmaya çalışıyorum. Farklı renkleri yansıtmaya çalışıyorum bir noktada.
Göç eden insan ile göç etmeyen insan arasında nasıl bir fark var? Sizce göç duygusu yaşayan bir insanın dünyaya ne gibi bir katkısı olabilir?
Göç duygusunu bilinçli yaşayan insanlar, dünyayı daha açık bir pencerede görebilir eğer bunu isterse. Belki de hiç köyünden dışarı çıkmamış, Anadolu’da yaşayan bir insan da dünyayı kavrama konusunda, günümüzde getirilen olanaklar çerçevesinde farklı boyutlarla bunları izleyebiliyor. Kitap okuyabiliyor, televizyon seyredebiliyor, daha doğal, daha kendine özgü bakış açısı geliştirebiliyor yani günümüzde, insanların dünyayı anlayabilmesi için çok fazla uğraş göstermesi gerekmiyor. Yaşamak farklı, bir şeyleri okuyarak ya da izleyerek, seyrederek takip etmek farklı. Onu, günü birlik kapından dışarı çıktığın zaman o havayı alabilmek, onun getirdiği olanağı ya da olanaksızlığı, dışlanmışlığı bütün yaşama özgü her boyutuyla yaşayabilmek farklı bir olay. Bunu Anadolu’daki bir insan fark edemez. Hiç kapısından dışarı çıkmamış, yurt dışında bunun havasını almamış insan fark edemez.
DEMOKRASİLER HEP BİR SÜREÇ
Dünyadaki sınırlara nasıl bakıyorsunuz? Bu sınırlar böyle keskin çizgilerle çizilmeli mi?
Dünyadaki sınırlar, hep böyle bir çıkar amacıyla çizilmiş. Bunların tarihine bakıldığı zaman hâlâ değişen, farklılaşan sınırlarla karşılaşıyoruz. Ülkelerin sınırlarının net bir şekilde çizilmesi, ulus devletin oluşması büyük bir tarihi olay değil. Bunlar böyle yapmacık, konstrüksiyon gibi bir şey. Zamanı geldiğinde ortadan kalkacağını düşünüyorum. Bu sınırların aşılacağını, bu çizgilerin bu şekilde derin bir boyutta insanları ayıran bir şekilde ortada kalmayacağını düşünüyorum. Bunu insanlar ne boyutta değiştirebilir? İnsanlar, kendi yaşamını ortak yaşam olarak paylaşma biçimini göz önünde bulundurarak yeniden kurabilir, eşitlik ve demokrasinin yaşanması düzeyinde değerlendirebilir. Bu, tabii benim niyetimi aşan bir şey. Bunun olmasını isterim. İnsanlığın bunu hangi boyutlarda gerçekleştireceğini, hangi çıkarından vazgeçerek, ortak çıkarları ön plana getireceğini görerek yaşayacağız.
Farklılıklar ve ortak yaşam için demokrasi önem taşıyor. Bu noktada, günümüz demokrasilerini nerede görüyorsunuz?
Demokrasiler hep bir süreç ve bu süreci geliştirmediğin zaman karşıdaki şiddetli akan su ya da rüzgâr seni savurur, geriye atabilir.  O süreçleri yaşamak, o sürüklenmenin önünü kesebilmek için de hep bir direnç göstermek, hep bir kürek çekmek gerekir. İnsanlığın gelişimindeki ileri boyutların yer almasına hiçbir silah, hiçbir baskı gücü engel olamaz. İnsanlar, günümüzde yaşanan küçük bir süreçte bile yaşanan olayları değerlendirdiğinde çok karamsarlık yaşayabilir. 2000 yıllık tarihini şöyle bir değerlendirdiğinizde insanlığın nerden nereye gediğini görürsünüz. İnsanlığın özgürleşmesi önünde hiç kimse engel olamayacaktır. Bu bilinç gelişecek. Ne bir baskı gücü ne de bir çıkar gücü hiçbir zaman insanlığın gelişmesinin önünü kesemez. Günübirlik belki kendi baskı gücünü kullanarak bazı şeyleri alt üst edebilir yanız insanlığın önündeki iyiden, güzelden, kardeşlikten yana olan gelişmenin önünü kesemez.
 


 
 
1000
icon
Mehmet 1 Ekim 2021 21:17

Kibar hanım sizinde yüreğinize sağlık

0 1 Cevap Yaz
Mehmet 1 Ekim 2021 21:14

Hem duygulandım hem sevindim çünkü bu faşist devletten kurtulmuşlar insanca yasayabildikleri bir yere gitmişler

0 0 Cevap Yaz
Nuray köse 1 Ekim 2021 20:19

Çok güzel bir söyleşi olmuş zevkle okudum yayında emeği geçen herkese teşekkür ediyorum 👍💐

0 1 Cevap Yaz
editörün seçtikleri EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
hava durumu HAVA DURUMU
arşiv HABER ARŞİVİ
linkler LİNKLER
  • zaferözpolatmedya.com
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat