“Tek dillilik, kapitalist toplumla alakalıdır”

Hamburg 11 Ekim 2021 21:01
Videoyu Aç “Tek dillilik, kapitalist toplumla alakalıdır”
A
a

Profesör Dr. Abdurrahman Gülbeyaz: “İnsan her zaman çok dilliydi. İnsan hiçbir zaman tek dilli değildi. Bu tek dillilik hikâyesi de kapitalist toplumla alakalı bir durum. Avrupa, 18. ve 19. yüzyılda hatta 20. yüzyılın ilk yarısının sonuna kadar tek dilleşme süreçleri yaşadı.”

Söyleşi: Kibar ÖZKAN

Müzik sosyolojisi ve tıp sosyolojisi alanında uzman, dil ve edebiyat alanında dünyanın çeşitli üniversitelerinde akademisyenlik yapan Profesör Dr. Abdurrahman Gülbeyaz ile dili, müziği, yasakları ve kapitalizmin bu süreçlere etkisini konuştuk.
Sizin yolculuğunuz nasıl başladı? Hikâyenizi bizimle paylaşır mısınız?
Yolculuğum, Mezopotamya’nın kuzeybatısında Aşağı Kilikya‘da başladı. Aşağı Kilikya‘nın yani Doğu Akdeniz‘in belki de en önemli limanı olagelmiş İskenderun. Oradaki limanlar silsilesi yukarıdan aşağıya İskenderun, Laskiye, Beyrut insan uygarlığının başlangıcını belirleyen limanlar. Bunlardan bir tanesinde dünyaya geldim, İskenderun’da. 13 yaş civarında oradan çıkıp İstanbul’a geldim. Kuleli Askerî Lisesi öğrencisiydim. Bizim dönemimizde, üniversite tercihlerinde yalnızca tıp seçebiliyorduk. Üniversite hayatım biraz karışıktı. Gülhane Askeri Tıp Akademisinde okurken ordudan ayrıldım. Daha doğrusu ihraç edildim çünkü darbe dönemiydi. Gülhane’den o zaman yeni kurulmuş Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesine geçtim. Ondan sonra da dil, beşerî bilimler ve tıpla ilgili bir eğitim hayatım oldu. Bir sürü başka üniversiteleri dolaşıp en son Hamburg Üniversitesinde özellikle İngiliz dili ve edebiyatı olmak üzere dil ve edebiyat, müzik sosyolojisi ve tıp sosyolojini bitirmiş oldum. Böyle uzunca bir öğrencilik hayatım oldu. Öğrenciliği seviyordum ama bir ara bitirmek mecburiyetim de vardı. Hayat, biraz yine niyetlerimden, planlarımdan bağımsız gelişti. Japonya’ya gitmek durumunda kaldım bir şekilde. Doktora sürecim orada oldu. Nihai akademik sosyalizasyonum Japonya’da oldu.
Çalışmaya da Japonya’da başladım. 2004’ten sonra hemen hemen hayatımın coğrafik merkezi Japonya oldu. 2006’dan sonrada Osaka Üniversitesinde 2015’e kadar çalıştım. Derslerim ve araştırmalarım ağırlıklı olarak dil sosyolojisi ve dil felsefesi üzerineydi.

Birçok dil bildiğinizi biliyorum. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Evet, sekiz dil biliyorum. Dillere ilişkin çok fazla ortalama olmayan belki de anomali sayılabilecek patolojik bir ilişkim olduğu doğru. Bu durum, iyi bir şey. Birçok insanın benim açımdan son kertede sahip olabileceği tek donanım dildir.
Müzikle ilişkiniz nasıl başladı?
Dansla başlayan bir öyküm var. 1978‘de, Kuleli Askerî Lisesi’nde halk danslarıyla başladım müziğe. Ondan sonra 1980‘lerde de aktif olarak halk dansları ile ilgilendim. Bir süre sonra öğretmeye başladım. Öğretirken de ister istemez müzisyene para ödememek için bir süre sonra davulu kendim çalmaya başladım. Daha sonra da dans gitti, müzik kaldı.
Avrupa maceranız ne zaman başladı?
Avrupa’ya gelişim, 1986 başıydı, üniversite öğrencisi olarak geldim. Yaklaşık 2000 yılına kadar ağırlıklı olarak Almanya’da kaldım.
Peki, Türkiye’ye yeniden ne zaman gittiniz? Ne hissettiniz?
Türkiye’ye 1995’e kadar gidemiyorduk. Birtakım davalar vardı. Darbe dönemindeki davalar devam ediyordu, kapandı. 1995’ten sonra 2000 yılında Türkiye’ye tekrar gittim. İskenderun’da gördüğüm manzara, 1970’lerin görünümüyle çok fazla uyumlu değildi. Ekonomik olarak bayağı gerileme olmuştu. Körfez ve sahil imha olmuş, demir çelik fabrikası dünyanın en güzel kıyılarına oturtulmuş. Bunun böyle olacağı önceden de belliydi. Körfez Savaşları vs. yüzünden de ekonomik olarak bölge çok zayıflamıştı gittiğimde. Türkiye’de başka bir gezegenden gelmiş gibi hissediyorum kendimi.

Aitlik konusuna nasıl bakıyorsunuz?
Hangi topluma girersen gir, hangi coğrafyaya girersen gir, hangi sosyal, uzamsal ve zamana girersen gir, mümkün olduğu kadar oradaki ortalamaya ait olmamaya çalışmak gerek. O, seni muhafaza eder, seni korur, senin katil olmanı engeller, senin katliamcı olmanı engeller. Aidiyet denilen kavramla ilgili gerçekten çok dikkatli davranmak gerek. Kendi payıma düşünüyorum: Nerede olursam olayım, ait olamam. Türkiye’de, Aşağı Kilikya’da, Almanya’da ya da Japonya’da onlardan değilim, onlar kimse artık. Yarın beni Zimbabve’ye gönderseler sanki 80 yıldır orada yaşıyormuşum gibi devam edebilirim.
Buna rağmen hafıza diye bir şey var. Senin bir şekilde varoluşun neyse onu büyük ölçüde belirleyen, onun malzemesi hâline gelmiş, onun örgüsü hâline gelmiş hafıza var. Çocukken oynadığımız mağaralar var. Orası Türkiye olduğu için değil, neresi olursa olsun, Zimbabve olsun fark etmez, orada yaşamışsın, orayı biliyorsun. Oradaki otları, çiçekleri biliyorsun, arkadaşların var. Tabii bunlar aidiyetse iyi bir şey, sahip de olmak gerekiyor fakat normal koşulda, ortalama vatandaşın aidiyetten anladığı şey; milli aidiyettir, kimliktir, memlekettir. Bunların hepsi toplu katliam cihazlarıdır. Nereye bakarsak bakalım, 20. yüzyılın tarihi kandır, imhadır. 20. yüzyılda yarım milyon insan fiilen öldürülmüştür. Bu öldürme, toplu imha faaliyetinin arkasında semboller asıl katliam cihazlarıydı: bayrak, kimlik, kültür, milliyet. Başka bir şey değildi. Çeşitliliğin muhafazası doğrultusunda bir işlev görseler başımın üzerinde yeri var. Onlara bir şey demiyoruz.
Uzun yıllar Avrupa’da yaşadınız, dünyanın farklı yerlerini gördünüz. Bu çerçevede çok dilliliğe ve çok kültürlülüğe nasıl bakıyorsunuz?
İnsan her zaman çok dilliydi. İnsan hiçbir zaman tek dilli değildi. Bu tek dillilik hikâyesi de kapitalist toplumla alakalı bir durum. Milletlerin yaratılması, Marks’a göre iç pazarın oluşması, sınırların yükseltilmesi vs. ile ilgilidir. Var olan dillerin, milli kimliğin oluşturulması gibi bu tür süreçler, Avrupa’da özellikle tek dilin hâkimiyetini neredeyse zaruri kıldı. Avrupa, 18. ve 19. yüzyılda hatta 20. yüzyılın ilk yarısının sonuna kadar tek dilleşme süreçleri yaşadı. Fransa’da 19. yüzyılda, Almanya’da 19. yüzyılın sonuna kadar neredeyse yüze yakın dil paralel olarak yaşıyordu. Japonya’da da öyle. Japonya’da neredeyse 1865’e kadar Japonca diye bir dil yok zaten. Lokal diller var. Lokal diller arasında kısmi bir anlaşma mümkün ama mesafeler açıldıkça anlaşma da mümkün değil.
Dil dediğimiz hikâye, modern toplumun bir ürünü yani Yunancadan farklı, Ermeniceden farklı, Kürtçeden farklı izole Türkçe ya da Fransızcadan farklı Almanca. Bunların hepsi bu şekilde kavranan, bu şekilde anlaşılan dil mefhumu. Modern toplumun olgunluk aşamasından sonra istikrarlı hâle gelmiş yeni kavramlar. Öyle bir şey yok. Dil her zaman için sınırları çok fazla belirli olmayan bir sistemdir. Her zaman hep karışıktır. Hep iletişim içerisindedir. Afrika’ya bile gitsek kapitalizmin henüz hâkimiyetini tam olarak sonuna kadar inşa edemediği coğrafyaya ya da Balkanlara gitsek normal bir vatandaş hayatta kalabilmek için dört tane dil bilmek zorunda zaten. Pazarın dili başka, evde kullanılan dil başka, hükümetin dili başka. Bunların hepsini bilmezsen hayatı idame ettirmen mümkün değil.
Tek dilliliğin ortaya çıkışı bütünüyle kapitalizmin gelişmesiyle mi ilgili? 
Tek dilleşme, kapitalist toplum ve ulusal devlet sürecinde, bir cihaz olarak, bir düstur olarak yani olmazsa olmaz bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmış bir olay. Dolayısıyla biz şu anda insanlık tarihi, uygarlık tarihinin genel çerçevesi içerisinde baktığımızda böyle bir dilsel bazlı anomali döneminden geçiyoruz. Dünyanın iplerini ellerinde tutanlar; Avrupalılar, Japonyalılar ve Amerikalılar tek dilli aslında. Bu ülkelerde, okullarda dil eğitimi var ama bütün dil teorileri tek dillilik varsayımı üzerine kurulmuş durumda. İnsan tek dillidir varsayımı hâkim. Bu hem uygarlığın tarihsel gelişimine hem şu andaki aktüel gerçekliğine tekabül etmez çünkü refahın gidiş yollarını kontrol eden üç merkez dışında dünya şu anda da çok dillidir.
Şimdi sorunun asıl cevabına dönecek olursak farklı insanlar, farklı toplumsal uzam ve zamanlar görmek, farklı coğrafyalarla ilişki kurmak, farklı dillere temas etmek heyecan verici. Bunlar olağanüstü güzel şeyler. İnsanı zenginleştirir, insanı güzelleştirir. Aynı zamanda aktif bir şekilde bu tür temaslardan yararlanıp farklı dilleri kısmen de olsa edinmeye çalışmak insanı korur. İnsanın katil olmasını engeller, insanın katliamcı olmasını engeller ya da insanın katliamcıların cihazı olmasını engeller. 
İnsan ve diline dair ne söylemek istersiniz?
İnsanın sahip olabileceği en temel en bazal donanım dildir. Diğer bütün yetenekleri, herhangi bir eşyayı güzel bir şekilde kullanma kapasitesini bile dille bağlantılı görüyorum. El becerileri gibi diğer bütün yetenekler, temel dilsel kapasitenin ikincil, üçüncül yönü olarak ortaya çıkar. Dil, yalnızca insana özgüdür, demek istemiyorum. Hemen hemen diğer bütün canlı türleri bir tür dile sahip. Bir tür komünikasyon sistemine sahip. Bunlardan bazıları bizimkilerden çok daha iyi. İşte arılarınki çok daha iyi, santimine kadar enformasyonu veriyor. Balina olağanüstü uzun mesafelerde ayrıntılı enformasyon gönderebiliyor, alabiliyor. Diğer hayvanlardaki gibi bizde de dil var ama bizimkinde bir modül oluşmuş. Söylemek istediğim şu: Dil her şeyin temelidir. Dili çektiğin zaman zaten geriye bir şey kalmaz. Geriye farklı bir tür, farklı bir biyolojik tür ortaya çıkar. Dil, insanı var eder. Dil insandır. İnsan dildir.
Otoriter güçler, müziğin etkisinden hep korkmuştur ve yasaklamıştır? Sizce müzikten neden korkuyorlar ve yasaklıyorlar?
Müzik ve dil işaret sistemleridir. Biraz kendimizi zorlarsak kıyafet olsun, din olsun bunların hepsi az çok gösterge bilimsel, işaret bilimsel sistemler. Bunların hepsi ve bu sitemlerin hiçbirisi mutlak olarak tarihsel, toplumsal konjonktürden bağımsız olarak iyi ya da kötü değildir. Mesela müzik evrensel bir dildir diye bir söylem var. Böyle bir şey yok. Bu, hikâye. Müzik de belli bir işaret sistemidir. Bunun iyisi, kötüsü ancak icraat sırasında anlaşılır. Müzik iyi yolda kullanılabilir, kötü yolda da kullanılabilir.
Özellikle soruyla bağlantılı olarak cevap vermeye çalışırsam neden müzik antidemokratik eğilimlerin, antidemokratik rejimlerin hedefi hâline geliyor. Birincisi bu doğru ama bu, mutlak olarak doğru değil. Belli müzikler hedef haline geliyor. Bu müziklerin özellikleri var, mesela siyasi anlayıştan farklı şeyler söyleyen müzikler ya da Alevilik gibi hâkim dinsel moddan farklı istikamette düşünce sunan müzikler buralarda kafadan hedef hâline gelir.
Bunun nedeni, müzik olması değil, belli türden bir icraat moduna sahip bir müzik olmasıdır. Alevilerin müzikle ilişkisi tamamen ortalama müzik icraatından farklıdır çünkü yaklaşık olarak 15. yüzyıldan itibaren katliamlara maruz kalmıştır. Ağızlarını açtığı zaman, normal bir iletişim modunda konuşmaya çalıştığı zaman doğranmış, kesilmiştir. Ne yapsınlar? Susup başka bir mod bulmuşlar. Söylemek istediğini biraz daha örtük bir şekilde müziğin diliyle söylemişler. Alevilerde bence dil, müzikleşmiş durumda. Normal baskıya maruz kalmayan bir toplumda dilin gördüğü işlevi Alevilerde müzik görmeye başlamış bir dönem. O yüzden Alevi müziğindeki deyişlerin, sözün muhtevası farklıdır. Yani “Yenge yenge, Kezban yenge”den farklıdır ya da işte “Minareden at beni, in aşağıya tut beni.” değildir. Gerçekten bir şeyler söyler çünkü arkasında belirli bir toplumsal ihtiyaç vardır. Bir şeyler söylemeye, bir derdini anlatmaya çalışıyor ve derdini anlatacak normal cihazı olan dil yasaklanmış. Örnekler çoğaltılabilir. Bu şekilde olduğu zaman müzik farklı bir hâle geliyor. O müzik, elbette baskıcı rejimlerin hedefi haline gelecektir. Muhtevaya bakmak gerekir. Müzik iyidir ya da kötüdür değil de bazı müzikler iyidir, bazıları kötüdür bu sistemlere göre.
Bazı insanlar müzikle güç bulur, diyebilir miyiz?
Kesinlikle müziğin böyle bir etkisi de olduğunu söylemeye çalışıyorum paralel olarak. Normal ifade tarzları, iletişim modları iş görmediği zaman ne yapacaksın? Kadın oturuyor, saçını başını yolup ağıt yakıyor. Çocuğumu öldürdüler, demek işi halletmiyor. Çocuğumu öldürdüler, yerine bizim gündelik iletişimde kullandığımız dille alakası olmayan bir şey ortaya çıkıyor.
Müzik derken onu tarihsel olarak da ayırt etmek gerekir. Bu bağlamda sürekli olarak bahsettiğim, dilin yerine geçen müzik, dediğim aslında kapitalizm dışı müziktir. Pazarda metalaşmamış müziktir. Metalaşmış müzik başka. O noktada dikkat etmek gerekiyor. Kapitalizmin ortaya çıkışıyla Mozart’ı düşünelim. Mozart, parayı bastırana yapmış müziği.  Bilmem neredeki kardinal demiş: “Ya bizim çocuğu, kızı evlendireceğiz. Sen oraya bir şey yap.” “Tamam, at sekiz bini.” demiş Mozart, oturmuş, yazmış. Müzik bu değildir. Daha doğrusu kapitalizm öncesi müzik bu değildi. Kapitalizm öncesi derken zamansal olarak söylemek istemiyorum, genel çerçevede söylüyorum. Şu anda mesela dünyanın orasında, burasında kapitalist üretim ya da sosyal örgütlenmenin dışında modlar hâlâ mevcut. Oralarda hâlâ müzik, metalaşmamış niteliğini muhafaza ediyor. O tür müziklerden bahsetmiyorum. Pazar ekonomisine dayalı kapitalist toplumdaki müzik fenomeniyle onun dışındaki, onun evvelindeki müzik fenomenini kavramsal olarak da ayırt etmekten yanayım. Birine müzik diyorsak öbürüne müzik demeyelim, başka bir şey diyelim.
 
 
 
 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

editörün seçtikleri EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
hava durumu HAVA DURUMU
arşiv HABER ARŞİVİ
linkler LİNKLER
  • zaferözpolatmedya.com
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat