“Erkekler, sistemin onlara verdiği ayrıcalıktan dolayı şiddet uyguluyor”

Türkiye 16 Kasım 2022 01:03
Videoyu Aç “Erkekler, sistemin onlara verdiği ayrıcalıktan dolayı şiddet uyguluyor”
A
a

Kayseri Barolar Birliği Kadın Hakları Komisyonu Başkanı Av. Eylem Sarıoğlu Aslandoğan: “Erkeklerin, sadece bireysel olarak iyi insan olmaması ya da ruh sağlığının bozuk olmasından değil, bu sistemin onlara verdiği ayrıcalığı kullanmasından dolayı şiddet uyguladığını düşünüyoruz.”


İlk insan evrimleşip gelişmeye başladığında kadın ve erkek cinsi arasında iş bölümü vardı. Geçen zaman içinde görece kendinden güçsüz olanı ezip geçmeyi kendine hak bilen, erkek egemen bir dil hâkim oldu. Bu erkek egemen dil, en çok kadınların haklarını gasp etti ve günümüzde yaşanan eşitsiz tablo oluştu. Bunun sonucu olarak kadınlar çeşitli toplumsal, kültürel ve siyasi sorunlarla karşılaştı. Biz de kadınların sorunlarını ve nedenlerini Kayseri Barolar Birliği Kadın Hakları Komisyonu Başkanı Av. Eylem Sarıoğlu Aslandoğan ile konuştuk.

Röportaj: Kibar Özkan 

Sizi tanıyabilir miyiz?

1979 yılı, Ağrı doğumluyum. Aslen Sinoplu’yum. Babam öğretmen olduğu için görevi nedeniyle Ağrı’da bulunmuş. İlkokul ve ortaokul eğitimimi Sinop’un Boyabat ilçesinde tamamladım. Lise eğitimimi Sinop Anadolu Öğretmen Lisesi’nde bitirdim. Akabinde Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandım. 2005 yılının sonundan itibaren de Kayseri’de ikamet ediyorum. Evliyim ve 13 yaşında bir kızım var. Avukatlığımın yanında sürdürdüğüm siyasi faaliyetlerim var. Kadın derneklerinde çalıştım. Şu anda da Kayseri Barosu Kadın Hakları Komisyonu Başkanlığı görevini sürdürmekteyim.

Dünden bugüne kadın hakları mücadelenizden bahseder misiniz?

Kadınların yaşadığı haksızlıkları sorgulama ve bu eşitsizlikleri fark etme durumum çok eskilere dayanıyor. “Niye böyle?” sorusunu ben lise dönemimde sormaya başladım hatta ortaokulda bile sordum, “Erkekler bu kadar rahat dışarı çıkıp uzun saatler durabiliyorken biz niye uzun saatler duramıyoruz?” diye. Liseyi yatılı olarak okudum. Yatılı kısımda daha çok kız öğrenciler ağırlıklı olarak kalıyordu. Hafta sonları sadece iki saat dışarı çıkma iznimiz vardı. O da koştur, kırtasiyeye git, markete git, postaneye git, mektup gönder, o dönemde telefon edebilmek için gereken jetonu al derken izin sona eriyordu. O kadar sınırlıydı ki izin saatleri, temel ihtiyaçlarımızı ancak karşılayabiliyorduk. Sonra erkeklerin, yatılı kaldığı okullarda çok rahatlıkla dışarıda dolaşabildiğini öğrendim. İki saatlik bir izin süresi bile aslında kız öğrenci olmamızdan kaynaklanıyordu. Bu durumun kendisi bile o dönemde, benim açımdan eşitsizlik konusunu sorgulamama sebebiyet veriyordu. Tabii üniversiteye gidince daha başka bir kültürle daha başka ortamla karşılaşınca bu soruları daha çok sormaya ve nedenlerini daha çok araştırmaya, okumaya başladım. Bunun nedeninin aslında toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklı olduğunu gördüm. Her ne kadar kadın mücadelesinin temeli benim açımdan ortaokul yıllarına dayansa da üniversitedeki kulüplerde ve bulunduğum ortamın politik yapısı neticesinde yürüttüğüm çalışmalar bu durumu daha görünür kıldı.
Kayseri’ye geldiğimde ise kadınların mücadeleye çekilmesi, onların farkındalığının sağlanması, sadece maddi değil, kültürel üretim açısından da sürecin içinde olması için kadınlarla birlikte çalışmayı daha çok istememe neden oldu. Mahallelerde, evlerde, fabrikalarda çalışan işçi kadınlarla daha çok yüz yüze görüşmeye başladım. Bunun sonucunda da Kayseri’de benim kurucu başkanlığımda bağımsız bir kadın dayanışma derneği kuruldu. Dernek aracılığıyla hem kadınların uğramış olduğu ayrımcılığı ve şiddeti açığa çıkarmak hem de kadınların güçlenmesini, daha çok bilinçlenmesini, örgütlenmesini ve bu eşitsizliğe karşı mücadele etmesini sağlamaya çalıştık.
Diğer taraftan da Emek Partisi İl Başkanlığı görevini üstlendim bir kadın olarak. Mücadelenin politik olarak da hayata geçirilmesinden yana tavır aldım çünkü kadın meselesinin yani kadınların yaşamış olduğu sorunların nedenlerini ülke siyasetinden, yönetme biçiminden, sistemden bağımsız olmadığını düşünüyorum.  
Yeri gelmişken hemen sormak istiyorum. Özellikle sol kesimlerde “Kadın cinayetleri politiktir.” cümlesi çok dillendiriliyor. Neden kadın cinayetleri politiktir?
Biz neden “Kadın cinayetleri politiktir.” diyoruz? Şöyle açıklayayım: Özellikle kadına yönelik şiddetin bireyselleştirildiğini görüyoruz. Kadın cinayetlerinin, erkeklerin, psikolojilerinin bozuk olmasından, vicdansız olmasından, yine bir kesime göre Allah korkusunun bulunmamasından dolayı uyguladığı bir şiddet biçimi olduğuna dair tespit yapılıyor ama öyle değil. Kadına yönelik şiddetin politik olmasının sebebi, erkeklerin gücü egemen sistemden alması ve eşitsiz koşullardan kaynaklı olarak kendisini güçlü hissetmesi. Burada erkeklerin, sadece bireysel olarak iyi insan olmaması ya da ruh sağlığının bozuk olmasından değil, bu sistemin onlara verdiği ayrıcalığı kullanmasından dolayı şiddet uyguladığını düşünüyoruz. Tabii özellikle şiddetin arttığı dönemlerde, iktidarın uygulamış olduğu politikaların ve söylemlerin kadına yönelik şiddeti artırıp artırmaması önemli bir faktör olarak duruyor. Kadını acizleştiren, güçlendirici politikalardan uzaklaştıran, onu sadece evde çocuğuyla tarif eden, makbul kadın tarifini sürekli yineleyen kadına rol biçen görüş, televizyonlar, radyolar, gazeteler tarafından aktarıldığında ne oluyor?  Bunun dışına çıkmış olan kadınlara şiddet uygulamanın yerinde ve makul olduğu söylemi ortaya çıkıyor.

Barolar birliği kadın komisyonu başkanı olarak ne gibi faaliyetler yaptınız?
Barolarda avukatların içinde yer aldığı komisyonlar var.  Kayseri Barosu’nda da kadın hakları komisyonu mevcut. Bunlar daha çok kadınların hakları için hukuksal anlamda da mücadele veren ve o hakların kullanılmasına engel olan yasaların önünde set oluşturması gereken örgütler. Geçtiğimiz bir yıllık dönemde kadın hakları komisyonu başkanlığı görevini yürüttüm. Kadın hakları komisyonu olarak biz ne yaptık? Öncelikle belirtmem gerekir ki biz avukat olsak da kendimiz de   o ayrımcılığa ve şiddete uğruyoruz. Bizim avukat olmamız, şiddetten arınmış yaşam sürmemizi sağlamıyor. Öyle bir lütuf sunmuyor. Mesleğimizi yaparken adliye koridorlarında olsun, duruşmalarda olsun, müvekkillerimizle konuşurken olsun o ayrımcılığa ve şiddete zaten biz de maruz kalıyoruz. Hem bunun farkındalığını yaratmak üzere çalışmalarımız oldu hem de kadınların haklarını öğrenmesi için çeşitli çalışmalar yaptık. Örneğin kadınların şiddete uğradığında nereye başvurması gerektiğine ilişkin aydınlanma çalışmaları yaptık. Burada Kayseri Meslek Eğitim ve Kültür A.Ş. (KAYMEK) aracılığıyla toplantılar gerçekleştirdik. Yer yer okullara gidip bu konuya ilişkin velilerle sohbetler ettik, bilgilendirme toplantıları yaptık.
Kadın hakları komisyonları, bir ülke düzeyinde kadınların haklarına yönelik saldırılar karşısında   da politika üreten bir merkez olmak zorunda. Bir yandan da tabanda, yerelde kadınların kendi haklarının farkına varması için mücadele eden, bilgilendirme çalışmaları yapan bir komisyon olarak yer almalı. Örneğin nafaka meselesinde de kadın cinayetlerinde de barolar ses çıkarmak zorunda. İstanbul Sözleşmesi’nin iptaline ilişkin barolar karşı dava açtı. Bu yasal hakların korunması konusunda, bir meslek örgütü olarak baroların, toplumun hak ve hukukunu korumak üzere faaliyet yürütmesi gerekiyor.

Yasalar ile kadın haklarının korunmaya alındığını görüyoruz. Peki, buna rağmen neden kadınlar haksızlığa maruz kalıyor?

Meselenin bir hakka sahip olup olmama meselesinden daha öte bir şey olduğunu düşünüyorum ben çünkü bizim yasalarımızda çok temel bir şey vardır: Kadın ve erkek eşittir. Bu, anayasal olarak güvence altına alınmış bir olgudur. Evlilik birliği içinde kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduğuna ilişkin Medeni Kanunu’muzda da düzenlemeler var. Kadınların çalışma yaşamına ilişkin hakları da var ama mevcut duruma baktığımızda kadınların bu haklarını ne kadar kullanıp kullanmadığı sorusu çok temel bir sorun olarak ortada duruyor çünkü anayasamızda kadın ve erkeğin eşit olduğuna dair yapılan bu tespit, hayatta bir karşılık buluyor mu? Bulmuyor.
Bizim İş Kanunu’muzda, çok açık bir şekilde iş yerlerinde kadınların cinsiyetinden kaynaklı olarak ayrımcılığa uğramasının yasaklandığına ilişkin hükümler var ama baktığımızda birçok iş yerinde kadınlar sadece kadın olduğu için mobbinge uğrayabiliyor, sözlü ve fiziki tacize uğrayabiliyor. Kadınlar, ücret eşitsizliğine tabi olarak çalışmasını sürdürmek zorunda kalıyor, bir erkek çalışandan daha fazla iş yapmasına karşın ücret adaletsizliğiyle karşı karşıya gelebiliyor. Kadınlar, işe ev işleri, çoluk çocuğu, hamile kalıp kalmama durumuna göre kabul edilebiliyor. Bunlar bize, kadının cinsiyetinden kaynaklı iş yaşamında ayrımcılığa uğramasının yasak olduğuna dair yasadaki hükümlerin bir geçerliliğinin olmadığını gösteriyor. Çok açık bir şekilde kadınların boşanma hakları var mı? Var. Bu, yasalarla düzenleniyor değil mi? Evet. Peki, bu ülkede kaç kadın bu hakkını istemesine rağmen kullanabiliyor? Kadın, gidecek yerini, aylık gelirini, çocuklarını bırakabilecek yeri, nafaka alıp alamayacağını ve çok daha fazlasını düşünüyor. Hepsini geçtim, kadın “Ben boşanmak istediğimde öldürülür müyüm?” diye soruyor. Mevzu, kadınlar açısından bu şekilde çarpıcı olunca Medeni Kanun’daki boşanma hakkından bahsediyor olmak biraz lüks kaçıyor. Bizim yasalardaki haklarımızdan ziyade bunun ne kadar fiiliyatta kullanılıp kullanılmadığına bakmamız lazım. Biz de onu biraz sağlamaya çalışıyoruz.



Dünya geneline baktığımızda da kadınların mücadele etmek zorunda bırakıldığını görüyoruz. Sizce neden bu şekilde?

Dünyanın neresine gidersek gidelim, bu eşitsizliklerin düzeyi farklı olabilir, alanları farklı olabilir fakat her yerde kadına yönelik şiddet var mı? Var. Ayrımcılık var mı? Var. Avrupa’da birçok ülkede kadınlar eşit işe eşit ücret için yürüyüşler düzenledi. Bu bile aslında ayrımcılığın olduğunun göstergesi.
Bu eşitsizlik durumu, dünyanın her yerinde farklı yansıyabiliyor. Kültürel baskı olarak dönüşüyor, bazı yerlerde çalışma koşullarında ayrımcılık olarak beliriyor. Bazı yerlerde ölümle sonuçlanan şiddet biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Şiddet, sadece bizimle ilgili bir şey değil, her ne kadar biçimi ve düzeyi farklı olsa da dünyadaki bütün kadınların yaşamış olduğu bir durum. Bu durum, şiddetin erkek egemen sistemden kaynaklandığı ve kadının üretimde ne kadar yer alıp almadığıyla bağlantılı olduğu gerçeğini bir kez daha ortaya çıkarıyor. Bu eşitsizlik, toplumsal cinsiyet eşitsizliği olduğu ve sistemin onu dünyanın her yerinde ayrımcılıkla birlikte üretmesinden dolayı kadınlara yönelik şiddet olarak dönüyor.

İranlı kadınların mücadelesi için neler söylersiniz? 

Olaylar, Mahsa Amini adında genç arkadaşımızın ne yazık ki öldürülmesi sonucunda başladı   ama İran’da uzun süredir kadın hareketi, bir mücadele içerisindeydi. Kadınlar kendi örgütlenmesini yaratmaya çalışıyor. Yer yer başörtülerini çıkarma, bir kısmını açma eylemi gerçekleştiriyorlardı. Bu olay, bir kıvılcım oldu. İran’da şu an sadece kadınların yürüttüğü bir mücadeleden bahsetmek eksik kalır çünkü en azından takip ettiğimiz kadarıyla fabrikalarda grevler oluyor, sendikalar iş bırakıyor, öğretmenler, lise öğrencileri yürüyüşlere katılıyor.  İran’da, bir bütün olarak Molla Rejimi’nden rahatsız olan ve onun baskıcı düzeni altında ezilmiş herkesin sokakta olduğu bir ortam var. Tabii ki bunun kıvılcımını kadınlar yaktı. Bunu çok açık bir şekilde ifade edebiliriz çünkü kadınlar, çok ciddi bir ayrımcılığa tabii tutulduğu için uzun süredir mücadele veriyor ve şiddete maruz kalıyor. Kadın hareketinin orada ortaya koyduğu tutumu, işçiler olsun, memurlar olsun, sendikacılar olsun herkes sahiplendi ve o mücadeleyi ortaklaştırdı. Bu, çok kıymetli. Onların direnişini ve eylemini destekliyoruz. Hükümete, yetkililere seslenmeliyiz: Türkiye hükümetinin İran hükümetine karşı tutum alması lazım çünkü orada baskı artacak gibi gözüküyor. Haberleri okuduğumda İran hükümetinden “Artık müsamaha göstermeyeceğiz.” şeklinde açıklamalarla karşılaşıyorum. Bu açıklama, ölü sayısının da baskıların da daha çok artacağını gösteriyor. İran halkıyla dayanışma içerisinde olmak çok önemli.

Son zamanlarda sosyal medyanın yaygınlaşması ile biz daha fazla kadın cinayetine tanık oluyoruz. Sizce bunun nedenleri nedir?

Haberin veriliş biçimi, işlenen cinayetin ya da uygulanan şiddetin tüm yönleriyle pornografik bir şekilde anlatılması, tüm yönlerinin açığa çıkarılması, bu şiddeti uygulayarak örnek olması son derece olumsuz. Haberin veriliş biçimi önemli. Son dönemde, kadın cinayetlerinin aslında hep var olduğu ama yeni açığa çıktığı yönlü tespitler yapılıyor. “Kadın cinayetleri artmadı, görünür oldu.” deniyor. İnsanlar uğradığı şiddeti anlatmaya çekindiği bir yerden daha cesaretle buna karşı gelme noktasına gelmiş olabilir fakat son zamanlarda hükümetin uygulamış olduğu politika ve söylemlerin kadına yönelik şiddeti artırdığını kesinlikle görmezden gelemeyiz. Gerçekten oransal olarak da kadına yönelik şiddet arttı. Sürekli güçsüz insan tarifi yapılmasının şiddet olaylarını artırdığını söyleyebiliriz.

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldı ve bu durum büyük bir sansasyon yarattı. İstanbul Sözleşmesi neden bu kadar önemli, aile kurumunu olumsuz etkiliyor mu?

İstanbul Sözleşmesi kadınlar için çok önemliydi. İktidar bundan neden vazgeçti? Kendisi açısından “Aile kurumunu zedeliyor.” cümlesini dayanak olarak kullandı. Şimdi “Aile kurumunu zedeliyor mu, zedelemiyor mu?” sorusu tabii önemli burada. Biz aileyi korurken neyi gözden çıkardığımızı konuşmalıyız. O aileyi korumak üzere kadınların hayatını, çocukların hayatını gözden çıkarıyorsak o aile batsın. Neyi koruyacağız biz? Önceliğimiz bir kadının yaşamı mı yoksa aile mi olmalı? Bu, çok önemli çünkü biz her şeye rağmen kadınlara “Kocandır, döver de sever de. Katlan, bak, çocuğun var. Bir kere olmuş bundan sonra olmaz, affet.” diye diye o aileyi yaşatıyoruz ama olan yine kadınların yaşamına oluyor. O yüzden burada aileyi korumak değil, kadınları korumak öncelikli olmak zorunda.
İstanbul Sözleşmesi, şiddet olduğunda kadını koruyan bir noktadan ziyade şiddetin oluşmasının zeminini hazırlayan koşulları ortadan kaldırmayı tarif eden bir sözleşme. İstanbul Sözleşmesi, şiddetin nasıl önleneceğini tarif ediyor. Kadın şiddete uğradıktan sonra uzaklaştırma kararı alınmış, o adam hapse girmiş, 10 yıl değil de 20 yıl ceza almış, müebbet almış. Tabii ki bunlar da bizim için önemli ama esas mücadelemiz, bizim kadının hiçbir şekilde ayrımcılığa, eşitsizliğe ve şiddete uğramadığı bir dünya yaratma mücadelesidir. Kadının şiddete uğramasını engelleyecek bir süreç yürütmek, buna göre devlet sistemi yaratmak lazım.
Bu bakımdan İstanbul Sözleşmesi, eğitimden güvenliğe, istihdamdan kreş sistemine kadar her yerde geçerli olan kültür, örf ve adetlerin kadını ikincilleştiren, ikinci plana iten o gerici yönlerini değiştirmeyi içeren toplumsal bir dönüşümden bahsediyor. Bizim makul gördüğümüz kadına yönelik şiddetin makul olmadığını söylüyor. “Kocansa bunu yapabilir, böyle bir hakkı vardır.” bakış açısını değiştirerek kadını güçlendiren, şiddete uğradığında kendisini güvende hissedeceği mekanizmaları hemen kuran bir alan yaratmak istiyor. Şiddeti biz nerede öğreniyoruz? O eşitsizliği nerede algılamaya başlıyoruz? Şiddeti ilkokuldan beri öğreniyoruz, çünkü şiddet öğrenilen bir şey bir yandan da. Toplumda her gün yapılan açıklamalar, söylemler, üretilen, kullanılan dil şiddeti üretiyor.
İstanbul Sözleşmesi aslında devletlerin önüne, ilkokuldan başlayarak milli eğitim müfredatında   kadının ve erkeğin eşit olduğunu öğreten bir zeminde eğitim verme zorunluluğunu ve bu şiddet diline ilişkin televizyonda programlar yapan gazetecisine, polisinden adliye personeline, öğretmeninden sağlıkçısına, üniversitedeki öğretim görevlisine kadar herkesi toplumsal olarak bir bilince eriştirme görevini koyuyor. “Şiddetin nedenlerini ortadan kaldır.” diyor.
Bu bakımdan biz İstanbul Sözleşmesi’ni bu kadar çok sahiplendik yoksa sadece şiddete uğradıktan sonra kadının nasıl korunacağına ilişkin 6284 sayılı yasa var elimizde ama bu yasa, yeterli değil. Biz kadınların şiddet görmemesini, ayrımcılığa ve eşitsizliğe uğramamasını istiyoruz.

Kadınlık ve annelik olgusuna dair ne dersiniz, bireyleri yetiştiren sadece kadın mıdır?

Annelik çok güzel bir şey. Bizim gibi toplumlarda kadınlık sadece annelik misyonu açısından tarif ediliyor. Anne olduğumuz için değerli olma durumu gerçekten sıkıntı yaratıyor. “Anne olmayan kadınlar değersiz mi?” sorusunu çok net bir şekilde sormamız lazım.
Biz kadınlar birinin eşi, birinin annesi ya da birinin kızı olarak tarif edilmemeliyiz. Tüm bu statülerden bağımsız olarak bireyiz. Bunun altını mutlaka çizmem gerekir. Ben birinin annesi olduğum için değil, kadın olduğum, Eylem Sarıoğlu olduğum için var olmak zorundayım. Beni değerli kılan şeyin kendisi de kendimim.
Kadına yönelik şiddeti önlemek açısından gösterilen çabalar yine kadınların üzerine döner ve onlara “Bu erkekleri de siz yetiştiriyorsunuz. Siz eğer erkek çocuklarınızı doğru düzgün yetiştirseniz zaten kadına yönelik şiddet de engellenir.” denir. Böyle bir algı yaratılıyor. Evet, kadınlar bu erkekleri yetiştiriyor. Erkeklerin şiddete eğilim gösterecek şekilde yetişmesinde annelerin payı yok mudur? Evet, payı olabilir. Yetiştirilme kısmında erkek çocuklarının evden gördüğünü öğrenme durumu var elbette. Evde eşit bir biçimde yaşam biçimi olsa çocuk, ortamı görüp öğrenecek ama zaten mevzu bu: Evde eşit bir yaşam yok. Kadına yönelik şiddetin ve ayrımcılığın nedeni sadece bizim eşimiz, babamız ya da çocuğumuz değil ki. Biz yaşamın her alanında şiddete uğruyoruz, yaşamın her alanında o eşitsizliğe maruz bırakılıyoruz. Müvekkilimle yaşadığım problemin nedeni, kocamın evde bana yardım etmesi veya çocuğumla ilgilenip ilgilenmemesi değil. Kadınlar zaten başka bir kültürle yetiştiriliyor. O da ev ortamından bir şey öğreniyor. Kadına, kıymetli olanın erkek olduğu, esas sahip çıkması gerekenin erkek çocuğu olduğu, onu ayrıcalıklı yetiştirmesi gerektiği öğretiliyor. Çark baştan aslında yanlış dönüyor. Bir yerde bu çarkı kırmak lazım. Çocuklarımızın yaşamına her zaman müdahale edemiyoruz ki. Sosyal medya diye bir gerçeklik var. Kızımın ne öğrendiğini bilmiyorum. Okulu var, müfredatı var, televizyonu var, çizgi filmi var, sokağı var, okuldaki öğretmeni var. Öğretmenin ne öğrettiğini bilmiyorum. Sokaktaki diğer çocuğun çocuğuma ne öğrettiğini bilmiyorum.
Toplumun her yerinde bir cinsi ayrıcalıklı gösteren bir yol yürütüyorsunuz, sonra annenin yapmış olduğu birkaç davranışı, o erkeğin şiddet uygulamasında ya da eşine kötü davranmasındaki neden olarak görüyorsunuz. Bu çok riyakârca bir davranış. Sonuçta sorunun kaynağının, sorumluluğu kendi üzerinden attığı, sorumluluğu kadına yüklediği, iktidarın yapması gerekeni yapmadığı için kadını suçladığı bir tablo çıkıyor ortaya.

Kadın sorunlarını konuşmayacağımız güzel günlere ulaşmamız için sizce ne yapmalıyız, kimlere ne gibi görevler düşüyor?

Şunu söyleyeyim açık bir şekilde: Bu sistem değişmedikçe insanların tamamıyla eşit olduğu bir sistem yaratılmadığı müddetçe biz bu sorunları konuşmaya devam edeceğiz. Cinayetleri değil de belli sorunları konuşmaya devam edebileceğimiz bir aşamaya gelebiliriz ama sorunun kaynağını bu sınıflı toplumlarda görüyorum ben. O bakımdan da bu sınıflı toplum meselesi ortadan kalkmadan, herkes gerçek anlamda eşit olmadan bu sorunlar ortadan kalkmaz. Düzeyi farklı olur, biçimi farklı olur ama biz sorunları konuşmaya devam ederiz.  Kadınların yaşamının gerçekten güvenceye alınması, daha eşit bir ortamda yaşamasının sağlanması açısından mücadelemizi devam ettireceğiz.

Son olarak umuda dair bir şey söylemenizi istesem ne söylersiniz? 

Bu sistemin böyle devam etmesi mümkün değil. Mutlaka değiştireceğiz. Bu düzenin değişmesine olan inancımızdan dolayı mücadele ediyoruz. Bir inancımız olmasaydı hiçbir şekilde uğraşmazdık. Evimizde oturur kalırdık. Değişebilir bu sistem. Kadınlar daha eşit ve özgür bir dünyada yaşayabilir. Ayrımcılık hiçbir şekilde olmayabilir. Aynen yoksulluğun da ortadan kaldırılabileceğine olan inancımız var. Böyle bir dünya mümkün. Bizim de mücadelemiz, o dünyanın yaratılması için.
 

 
1000
icon
hd 16 Kasım 2022 18:36

tebrikler

0 1 Cevap Yaz
hava durumu HAVA DURUMU
arşiv HABER ARŞİVİ
linkler LİNKLER
  • zaferözpolatmedya.com
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat