İSMAİL ALTUNSARAY İLE EZBER BOZAN SÖYLEŞİ!

Bakü, “Uluslararası Muğam Festivali”nde muğam irsinin kökünden gelen bozlaklar havalandı…

Abdulkadir İnal Tekin'in Ropörtajı 23 Mart 2013 19:43
İSMAİL ALTUNSARAY İLE EZBER BOZAN SÖYLEŞİ!
-A +A

İSMAİL ALTUNSARAY İLE EZBER BOZAN SÖYLEŞİ 

 
Bakü, “Uluslararası Muğam Festivali”nde
 muğam irsinin kökünden gelen bozlaklar havalandı…
 
 
Mülakat: Abdulkadir İNALTEKİN / Berlin
 
9-19 Mart 2013 tarihleri arasında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de Cumhurbaşkanlığı, Kültür Bakanlığı ve Turizm Bakanlığı himayesinde üçüncüsü düzenlenen “III Ulaslararası Muğam Festivali” kapsamında “ANADOLU’NUN SESLERİ MÜZİK GRUBU - "Bozlak ve Semah"
başlığı altında İsmail Altunsaray: Solist ve Bağlama, Mısırlı Ahmet: Deholla, Cafer Nazlıbaş: Kabak kemane ve Murat Berber: Ney eşliğinde Anadolu musiki geleneğinin örneklerini sundular. Muğam tarzına en yakın musiki türü olan bozlaklar, İ. Altunsaray’ın icrasında jüri heyetinde ve dinleyenlerde büyük hayranlık uyandırdı.
 

Haydar Selçuk'un ikincisini düzenlediği ''Anadolu'dan Esintiler 2'' konserinde tanınmış sanatçılar İsmail Altunsaray, Cengiz Özkan, Muharrem Temiz ve Hüseyin Korkankorkmaz sahne aldılar.  Orta Anadolu yöresinin beğeniyle dinlenen geç yeteneği İsmail Altunsaray, sesi ve icrası ile bilhassa genç kuşakların büyük beğeni ve hayranlığını kazanmıştır. İsmail Altunsaray’ı bütün yönleriyle sevenlerine takdim etmek için kapsamlı bir mülakat yapma imkânı buldum.
Genç sanatçının sanat hayatı, din, dil ve kültür üzerine düşünceleri, eleştirileri, geleceğe dönük beklentileri, Türk Dünyası ilişkileri, Azerbaycan muğamlarından, Karabağ’ın işgaline kadar birbirinden ilginç açıklamalarını okuyuculara takdim edeceğim. Mülakatın ilk sorusu tabii ki, İsmail Altusaray’ın özgeçmişiyle ilgiliydi.
 

HAYATI VE ÇALIŞMALARI

 
 
Abdulkadir İnaltekin:
Sayın İsmail Altunsaray, kendinizi hayranlarınıza tanıtır mısınız?
 
İsmail Altusaray:
Ben 1980 Kırşehir doğumluyum. 1997 yılına kadar, yani on yedi yaşıma kadar Kırşehir’de yetiştim, o yörede büyüdüm.  Kırşehir’de abdallarla, birçok ustayla meşk etme imkânı buldum. Ablamın bir bağlama hediyesiyle on iki yaşında müziğe başladım. Daha sonra on yedi yaşında konservatuvarı kazanıp İstanbul’a yerleştim. 1997 yılından beri de İstanbul’da yaşıyorum, çalışmalarımı orada sürdürüyorum. Albüm çıkartmadan önce eşikçi [1] olarak hayatımı kazandım. Daha sonra bir albüm yaptım ve kendi yolumda ilerlemeye çalışıyorum.
 
İA: Kırşehir yöresindeki hangi ustalardan etkilendiniz ve sizi bugünkü sanat hayatınıza iten kimler oldu?
İA: Maalesef bu iş bir kişiden etkilenmekle olmuyor. Birçok kişiyi dinleyip, hepsini iyice anlayıp, iyice etüt edip ondan sonra ortak bir tavır gelişiyor insanda zamanla. Ben müziğe başladığımda ilk çalışmalarımı tabii ki, Kırşehir’de yürüttüğüm için tarzım mahalli, yani lokal idi. Yalnız o bölgenin müziği üzerinde çalıştım. Daha sonra İstanbul’a yerleşince pek çok ustalardan etkilendim. Hem albümlerini, hem de kendilerini canlı olarak dinlediğim ustaların hepsinden etkilendim açıkçası.
 
Aİ: Sizin için musiki sanatı nedir?



[1]Alevi inancına göre cem evinde kapının hemen içeri tarafında elindeki sopayı veya oklavayı yerde
tutan kişi. Eşikten herkes niyaz ederek geçer. Bu sırada eşikçi, eşiği hiç hareket
ettirmez. Eşikçi adı verilen bu hizmet sahibinin cemdeki bir başka görevi ise gözcülüktür.
(bkz. on iki hizmet) (Kaynak: ÇIBLAK, Nilgün (2003), “Mersin Tahtacı Kültüründeki Terimler Üzerine Bir Deneme”, Folklor / Edebiyat, C.IX, S. XXXIII, ss.217-238.)
´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´´

İA:
Yani bir yerde bitecek bir tavır değil tabii ki. Gelişe gelişe, sürekli gelişerek devam ediyor hayat boyunca ve sonu olmayan bir anlayışa sahip oluyor daha sonra insan. Zaten ona sanat deniyor. Sanat sonu olmayan, hududu olmayan, sınırı olmayan bir anlayış zaten, benim için öyle.
 
Aİ: Kamuoyu sizi değişik yöreleri de icar eden bir sanatçı olarak tanıyor. Kendi yörenizin dışında en çok beğendiğiniz, ruh dünyanıza yakın bulduğunuz yöre hangisi?
İA:Aslında şunu söyleyeyim, benim içimde hepsi de ayrı ayrı yerlere sahip. Nasıl ki, bir meyvenin tadını başka bir meyveyle kıyaslamanın doğru olmadığı gibi. Yani siz kiviyi çok seversiniz, inanılmaz seversiniz, fakat oğlunuzun damak tadı öyle değildir, ona elma veya armut daha lezzetli geliyordur. O yüzden bu çok göreceli ve ayrı bir şey. Fakat bazı şeyler vardır ki, onların tadı herkes tarafından beğenilir, o da başka bir şeydir tabii.
 
Aİ: Sizce o tat hangisi?
İA:Yani o tat tanımlanmaz, hiçbir zaman tanımlanmaz.


 

ÇALIP OKUMA TEKNİĞİ ÜZERİNE


Aİ: Türkiye’de sevilen bir sanatçısınız. Bu sahada kendinizi hangi kademede görüyorsunuz?
İA:Biz hiçiz. Her zaman hiçiz. Kendimi hep öğrenci olarak görüyorum. Hiçbir bir zaman kendimi öğretmen olarak, usta olarak görmüyorum. Hayatım boyunca kendimi hep öğrenci olarak göreceğim. Çünkü dünyada öğrenilecek o kadar çok şey var ki. Küçücük bir çocuk bazen gelip size öyle bir şey söylüyor ki, küçücük bir çocuktan bahsediyorum, yani on yaşında. Öyle bir şey söylüyor ki size, sizin o zamana kadar düşünmediğiniz, düşünemediğiniz bir şey söylüyor. Nezaman ki o size, onu söyledi, o zaman düşünmeye başlıyorsunuz. O zamana kadar o konuda hiç bir şey bilmiyorsunuz. Bu yüzden ben her zaman öğrenci olduğumu düşünüyorum.
 
Aİ: Saz icracılığınızın yanında, sesinizle de seviliyorsunuz. Sadece ses sanatçısı olmak ister miydiniz?
İA:Ben okumaya aslında daha sonra başladım. Bana birçok arkadaşım, hocalarım konservatuvarda herkes oku dedi, ben her zaman reddettim. Yani ben müzisyenliğimi geliştirmek istiyorum dedim. Belki doğru yaptım, belki yanlış yaptım onu çok iyi bilmiyorum. Hala onda net değilim.
 
Aİ: Sanatçının kendine çalması nasıl bir şey? Çalıp okumak zor mu, kolay mı?
İA:Bağlama nasıl benim enstrümanımsa, ses de başka bir enstrüman. Yani çalıp okumak da köklü bir damar, bambaşka bir şey. İki tane enstrümanı birbirine entegre etmeye çalışıyorsunuz. Bu çok zor bir iş yani. Entenasyonu çok zor, yani akortlarını birbirine tutturmak, ahenk sağlamak, uyum sağlamak ve ikisinden ortak bir ruh çıkartmak, ikisini bir duyurmak, insanlara sunmak, bir bütün olmak, yani ikisini bir arada dinletmek çok zor bir iş.
 
Aİ: Türk Halk Müziğini nasıl tanımlarsınız?
İA:(kısa sessizlikten sonra): Doğallık diye tanımlarım; doğal olmak. THM bence doğal olmaktır. Yani insanın kendinden utanmamasıdır halk müziği. İnsanın kendini, sadece kendini değil kendinden önce yaşamış olan ustaları, kendi atasını hor görmemesidir halk müziği. Halk müziği öyle tanımlanmalıdır.
 
Aİ: Türk Halk Müziği nesilden nesle geçen irstir. Sizce, THM geleneksel yolu mu, yoksa çağdaş yolunu mu izlemelidir?
İA:Evet, irstir ve gelenekten aldığını birebir geleceğe yansıtmak, geleceğe aktarmak, mümkün olduğu kadar öz haliyle aktarmaktır. Yani ilk başta suyu pınarın gözünden içmektir.  Çünkü en temiz kaynak pınarın gözünden akıyor. İlk önce suyu kendi kaynağından içmek lazım. Tam da bu noktada Mevlana’nın dediğine geliyoruz aslında. Bir ayağımız kendi toprağımızda olacak, öbür ayağımızla başka toprakları gezip, o topraklara da ayak basmalıyız (Aİ: pergel gibi) aynen, kesinlikle öyle, pergel gibi. Bir ayağımızı merkezde tutup, öbür ayağımızla dünyayı gezmeliyiz.
 
Aİ: Kültür yozlaşması Türk Halk Müziğini nasıl etkiliyor?
İA:Yani dünya yozlaşma istikametinde devam ediyor, fakat doğal olan insanlar, doğal olmayı kabullenen insanlar her zaman kendi varlığını, kendi duruşunu koruyor. Bunu kimse engelleyemez, yani doğallığın önüne kimse geçemez.
                       
 
YÖRE VE TAVIRLAR ÜZERİNE ELEŞTİRİLERİ

Aİ: Orta Anadolu’nun geleneksel müziğinin Türkiye’nin geneline hitap ettiğine inanıyor musunuz?
İA:İnanmıyorum. Şimdi biz biraz basit olan şeyleri dinlemeğe, yani icrası çok aşırı teknik veya beceri gerektirmeyen türküleri seviyoruz. Çabuk adapte oluyoruz onlara, o bizim kendimizi yormamamızdan kaynaklanıyor. O yüzden Orta Anadolu müziği de gerçekten zor icraya sahip, daha fazla beceri ve teknik gerektiren bir müzik olduğu için anlaşılması da çok kolay bir müzik olmuyor. O yüzden her yöre tarafından da kabul görmeyebiliyor maalesef.
 
Aİ: Yöreler arasındaki tavırlara hangi açıdan bakıyorsunuz?
İA:Tabi ki ben diğer yörelerin müziklerini aşağı gördüğüm için söylemiyorum. Hepsinin kendine ait bir zorluğu var. Fakat bazı yöreler de teknik olarak farkını belli ediyor. Orta Anadolu da bu yörelerden bir tanesi, icrası ve yorumu zor yörelerden bir tanesi. Maalesef böyle şeylerle karşılaşabiliyoruz, ama onun da aşılacağını düşünüyorum. Çünkü insanlar zamanla popüler kültürün birbirini tekrarladığını, tüketime dayalı bir kültür olduğunu görüp onun zamanla kendi bünyelerinde çürüdüğünü hissettikleri zaman, yavaş yavaş Anadolu’ya yaklaşacaklardır diye düşünüyorum. Benim düşüncem öyle.
 
Aİ: Bu durumun oluşmasında modernite etkili oluyor mu?
İA:Mesela bizim toplumumuzda olan bir hususa dikkat çekebilirim. Kitap okuma alışkanlığımız çok olmadığı için herhangi bir dergi, bir gazete aldığımızda onun renkli sayfalarına, resimlerine daha çok bakmakla yetiniriz. Örneğin klipi olmayan sanatçıya pek sanatçı denmez bizim memleketimizde. İlla bir klipi olacaktır ki, onun adı sanatçı olsun, tanınabilsin, meşhur olsun, insanlar tarafından kabul görsün. Maalesef sanatçıdan önce suni araçlara ihtiyaç duyuluyor.
 
Aİ: Sizce Anadolu’nun kültür dokusu kültürel ayrışmada etken midir?
İA: Biliyorsunuz Anadolu bir mozaik. O mozaiğin içerisinde her renge, her dokuya, her tada, rastlayabiliyorsunuz ve hepsinden, her çiçekten bal alabiliyorsunuz, tat alabiliyorsunuz. Bu da sizin yetişmenizde geleceğe giden yolda sizi etkiliyor. Bozlak çalıyorsunuz, önceden Davut Sulari’yi dinlemişseniz onun yaptığı nüanstan etkilenip o bozlağın bir yerine küçük bir nüansını sıkıştırabiliyorsunuz.
 
Aİ: Halk sizi hem icrada, hem de ifada bozlak sanatçısı olarak tanıyor. Başka yöreleri de icra ediyor musunuz?
İA:Her tarzı, her yöreyi söylemenin doğru olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bu şöyle bir şey: Diyelim ki, siz kulak-burun-boğaz uzmanısınız, fakat sizden kalp ameliyatı yapmanızı istiyorlar. Bu, böyle bir şey. Bu, çok yanlış.
 
Aİ: Yani siz, başka yöreleri icra etmenin doğru olmadığını mı düşünüyorsunuz?
İA:Eğer siz o yöreyi okuyorsanız, onu etüt etmişseniz, doğduğunuzdan, ergenliğinizden beri hep onunla dolduysanız ve doyduysanız, yetişmişseniz siz onu insanlara sunabilirsiniz. Siz mandalina üreten bir ağaçsanız, sizden elma beklenmez, yani elma beklenmesi tuhaf bir şey olur, yani bu çok büyük bir yanlış.



“HER SANATÇININ HER YÖREYİ OKUMASINA KARŞIYIM”

 Aİ: Fakat her yöreyi okuyan sanatçıların sayısı oldukça fazla, bu hususta ne düşünüyorsunuz?
İA:Her sanatçının her yöreyi okumasına karşıyım. Bunun doğru olduğunu düşünmüyorum. Aksine çok yanlış olduğunu düşünüyorum. İnsanın lokal bir şey üzerinden gitmesi lazım. Yoksa kendini bulamaz ki. Şimdi örnekleri var, yavaş yavaş çıkıyor ortaya. Her yöreden okuyan insanlar aslında kendi içerisinde popüler kültürü barındırıyor. Yani her yöreden okuyayım, herkes beni sevsin; Urfalı da sevsin, Kırşehirli de sevsin, Mardinli de sevsin, Egeli de sevsin, bu yöreden de okuyayım, o yöreden de okuyayım. O insanlar sizi sever tabii ki, fakat onların sizi sevmesi anlıktır, geçicidir, kalıcı olamaz.
 
Aİ: Neşet Ertaş’ı farklı kılan yöreselliği midir?
İA:Bence Neşet Ertaş’ı kalıcı yapan kendi yöresine bağlı kalmasında yatıyor. O yüzden Neşet Ertaş kalıcıdır. Onu kalıcı yapan en önemli özellik lokal olarak, yani mahalli olarak çalışmalarına devam etmesidir. Kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın ben de her zaman kendi yörem üzerine çalışmalarımı devam ettirmek istiyorum, her zaman, her zaman.
 
Aİ: Mevlana: “Bir ayağım şeriata bağlı, bir ayağım yetmiş iki milleti gezer” diye söylemiş. Kendinizi tanımlayın deselerdi:  “Bir ayağım Orta Anadolu’da, diğer ayağımla yöreleri geziyorum” diye tanımlar mıydınız?
İA:Hatta dünyayı geziyorum derdim.
 
Aİ: Yani sizin merkez noktanız Orta Anadolu, kendi yöreniz öyle mi?
İA:Tabii! Ayağımı bastığım yer kendi yörem, fakat her yöreden, dünyanın bütün topraklarından birer tat, koku alabilirim. Ve kendi müziğimin asıl otantik yapısını, tavrını bozmadan dünyadan, çevreden aldığım tatlarla, elvan elvan renklerle kendi yöreme başka bir renk, başka bir ruh katabilirim. Önemli olan bu, sanat budur yani, bunu yapmaktır, bunu yaşamaktır. Benim düşüncem böyle.
 

 

 

“MEDYADAN, BASINDAN ALABİLECEĞİM HİÇBİR ŞEY YOK”

 Aİ: Ekranlarda sıkça görülen sanatçısınız. Bu bağlamda medyayla yakın ilişkileriniz var. Sizce Türkiye’de medyanın durumu nedir?
İA:Rezalet! Rezalet bir durumda benim için. Benim için yayıncılık diye bir şey yok. Yani medya, basın, gazetecilik. Tabii ki, istisnaları tenzih ederek söylüyorum. Fakat medya, basın çürümüş bir şeydir benim için. Hatta kokuşmuş bir sektör. Benim için sıfır yani. Benim basından, medyadan alabileceğim hiçbir şey yok.
 
Aİ: Peki, istisna saydığınız medya kuruluşları hangileri?
İA:Halka doğru düzgün şeyleri sunmaya çalışan medya kuruluşları. Onlar varlıklarını sürdüremiyor. Varlıklarını sürdürebilmesi için, ayakta durması için paraya ihtiyaçları var. Para da reklamla geliyor. Onlar doğru şeyi sununca bu sefer reklam alamıyor. Neyi ne kadar bozuk sunarsanız o kadar fazla reklam alıyorsunuz. Maalesef medya bu durumda yani.
 
Aİ: Neticede medya ticari bir sektör, sadece para kazanmak için üretiyor. Fakat dünayanın her yerinde medya böyle çalışıyor medya.
İA: Kesinlikle. Dünyada da böyle yani.
 

                   “ARABESK BU TOPRAĞIN KÜLTÜRÜNÜ TEMSİL ETMİYOR”
 
Aİ: Siz, yüksek eğitimli sanatçılar içinde yer alıyorsunuz. Kendi yörenizle veya başka yörelerle ilgili yaptığınız araştırmalarınız var mı?
İA:Bilimsel çalışmalara inanın şu an için hiç zaman yok. Yapmak istiyorum, fakat Türkiye sanat anlamında bilimsel, akademik çalışmaları yapmaya sosyal ve ekonomik olarak hazır değil.
 
Aİ: Devletin kültür alanındaki icraatları sizi tatmin etmiyor mu?
İA:Yani devletin bir kültür politikası yok. Bir kere öncelikle o var. Kendine ait bir kültür politikası asla yok, asla. Devletin en üst kademesindeki insanlarda bile.
 
Aİ: Neşet Ertaş’ın tabutu Başbakan Receb Tayyib Erdoğan’ın, bakanların, milletvekillerinin omuzlarında taşındı. Sizce bu, devletin kültüre, sanata, sanatçıya verdiği değerin, gösterdiği ilginin, saygının ispatı değil mi?
İA: Bir taraftan baktığınızda tabii ki, Neşet Ertaş gibi bir ustanın cenazesinde onun tabutuna omuz verebiliyor, fakat dinlediği, muhabbet kurduğu insanlar bu ülkenin, bu toprağın müziğini temsil etmiyor diyorum.
 
Aİ: Size göre temsil etmeyenler kimlerdir?
Aİ:Onların müziği güzel bir müzik olabilir, sanatsal olarak güzel şeyleri içinde barındırabilir. Ancak asla edebi olarak içinde değer barındıramaz, imkânsızdır. Çünkü tabanında öyle bir altyapısı yoktur. Öyle bir birikim, öyle bir donanım yoktur. Öyle bir literatüre sahip değildir arabesk denilen müzik. Pop müziği zaten hiç saymıyorum.
 
Aİ: Müziğin evrensel bir dil olduğun kabul etmiyor musunuz?
İA:Hayır, müzik evrensel bir dildir benim için, fakat bütün insanlar doğallığı kabul ederse evrenseldir. Yani siz, bir Hintliyi Hintli olarak kabul ederseniz olur. Siz, bir Hintliden Arap müziği dinlemek ister misiniz? İstemezsiniz. Ben, istemem. Veya bir Arap’tan Hint müziği veya Türk müziği dinlemek iste misiniz? İtemezsiniz. Bir Türk’ten Arap müziği veya Hint müziği dinlemek ister misiniz? Ben asla istemem. Çünkü ben Hint müziğini Hintliden dinlemek isterim. Çünkü o, onun müziği.
 
Aİ: Sizce yenilikler kültürleri zenginleştirmiyor mu?
İA:Mesela Bulgaristan’da. “dilli çalmak” diye bir teknik var. “dilli çalmak” teknik olarak inanılmaz hızlı çalınıyor. İnanılmaz çarpmalar, nüanslar var. Sizin,  o hıza yetişmeniz asla mümkün değil, insan şaşıp kalıyor. Ne kadar uğraşsanız da, sonunda Bulgaristanlı icracıya yenik düşüyorsunuz. Niye yenik düşüyorsunuz biliyor musunuz?  Çükü o, Bulgaristan topraklarında doğmuş, orada yetişmiş, orada büyümüş. Siz kendinizi öldürseniz onun hızında belki çalabilirsiniz, fakat onun ruhunda asla çalamazsınız. Bizim memleketimizdeki en büyük yanlış budur.
 
İA: Başka kültürlere ilgi duymak, onun müziğini icra etmek doğru değil mi?
İA:Başkalarının, başka ülkelerin, başka toprakların tekniklerine bürünmeye çalışıyoruz, belki beceriyoruz ki, ben becerdiğimize de inannıyorum, üstelik onların ruhuna bürünmeye de çalışıyoruz. Fakat o sana ait bir ruh değil ki. Senin kendine ait bir ruhun var, yani senin kendine ait bir genin var, bu bilimsel bir gerçek. Yani senin genlerin öyle değil, yani “dilli çalmak” için müsait değil ki.
 
 

“İNANÇLARA DA, DİLLERE DE DOKUNULMAMALI”

 Aİ: Türkiye’de toplumsal barışın sağlanması sizce nasıl mümkün olabilir?
İA:Bu ülkede bütün diller bir arada yaşatılmalı. Biz bir arada barış, dostluk içerisinde yaşayabiliriz. Mardin’e gidiyorsunuz, iki tane can ciğer arkadaş sohbet ede ede, şaka yapa yapa yürüyorlar, birisi kiliseye gidiyor, öteki camiye. Süryani de var orda, Arap da var, Kürt de var, Türk de var, her şey var. Bütün renkler var orda. Bu insanlar bir arada yaşayabiliyor, orası bize çok güzel bir örnek aslında. Biz niye böyleyiz, neyi paylaşamıyoruz ki, ben onu anlamıyorum. Burada siyasete girmek çok saçma bir şey olur, siyasete hiç girmeyelim. Fakat ben bütün dillerin korunması taraftarıyım. Hiç kimsenin dilinin değiştirilmesini doğru bulmuyorum.
 
Aİ: Şikâyet ettiğiniz durumlar eskiden vardı. Türkiye şimdi çok değişti. İstenilen düzeyde olmasa da insan hakları, fikir özgürlüğü var.
İA:Bakın insan siyasete boş yere gelmiyor. Biz şu an konuşurken kültürden siyasete geldik yani. (birbirine bağımlı şeyler Aİ.) Tabii, tabanda o var, altyapısı o yani. O yüzden bizim kültür politikamız olmadıkça biz hep o Kürt, bu Türk, bu Çerkez, bu Alevi, bu Sünni diyoruz, böyle oluyor zaten, yanlış olan o.
 
Aİ: İslam dini dillere, dinlere, kültürlere dokunulmasını söylüyor. Tarih boyu ecdat bunun örneklerini en güzel şekilde hayata geçirmiş. Sizce, “Dinler ve Medeniyetler Arası Hoşgörü ve Dialog” tekrar hayata geçebilir mi?
İA:İnançlara da, dillere de hiç kimseye dokunulmamalı ve herkese saygı gösterilmeli. İnanmayana da saygı gösterilmeli. Siz bir insanın inancını nasıl sorgulayabilirsiniz ki? Bu yanlış bir şey. Yani insanlar doğru yolu kendileri bulması lazım. Siz kendi fikrinizi söyleyebilirsiniz bana, ben sizi dinlerim, saygı duyarım. Belki sizin fikirleriniz içinde benim ufkumu açacak bambaşka bir şey vardır. Fakat siz, bunu bana dayatırsanız o zaman olmaz.  Sizden bir şey öğreneceksem, onu da almam. Bu sefer başka bir refleks oluşur bende, kendime başka bir savunma mekanizması bulurum. Ondan sonra savaş denilen şey öyle başlıyor. Esas ilk başladığı yer burası. Kültür işte bu, işin tabanı, altyapısı kültürdür zaten.
 
Aİ: Gerçek şu ki, Avrupa’da da yabancılar için ayrımcılık var. Almanya’da biz bunları sürekli yaşıyoruz. Hangi mevkide olduğuna bakılmaksızın Türklere karşı işte, okulda, ticarette, sanatta haksızlık yapılıyor.
İA:Avrupa’da, sizin burda gerçekten hukuk ileri seviyede, gerçekten. Fakat Türkiye’de öyle değil.
 Aİ: Devlet geleneksel musiki kültürünü korumak için abdalları Kültür Bakanlığı’nın himayesine aldı. Aslında bunlar sevindirici şeyler.
İA:Yani devletin sanatçısını, gerçek sanatçısını, kültürünü, lokal, yerel nüveyi, tavrı, tarzı yaşatan veya o yolda giden insanları koruma altına alması lazım. Ona, yolundan saptığı yerde müdahale etmesi lazım. Fakat devlet bambaşka işlerle uğraşıyor.
 İA: TRT, Türk dünyası kültürünün yanında farklı kültürler adına çok önemli çalışmalar yapıyor. Örneğin TRT-Müzik, TRT-Avaz, Kürtçe, Arapça kanallar açıldı. Bun nasıl düşünüyorsunuz?
İA:Bence hiç kimsenin müziğine dokunulmamalıdır, diline dokunulmamalı, herkes nasılsa o şekilde kalmalıdır. TRT’den bahsettiniz,  “kültür alanında iyi işler gördü” diye. Hayır, asla iyi değil! TRT devlet kanalı değil mi? TRT-Müzik diye bir kanal kurdu. Fakat şimdi öyle bir kanalda tavernacılar program yapıyor.
 
Aİ: Seksen milyonluk ülkede taverna musikisini de, arabeski de seven insanlar olacak.
İA:Devlet o insanları kendi müziğine özendirmeli, teşvik etmeli. Taverna yerine kendi müziğini dinletsin kardeşim!
Japonları görüyorsunuz değil mi? Alfabelerini değiştiriyorlar mı? Kimonosunu çıkartıyor mu? Veya yemeğini çubukla yiyor mu? O kültürünü nasıl koruyor? Peki, teknoloji nerde? En üst seviyede değil mi? Bak, teknolojiyi bu kadar geliştirip, bu kadar da kendi kültürünü koruyabiliyor. İşte ben bundan bahsediyorum.
 
Aİ: Mardin’den örnek verdiniz. Orada savunduğunuz fikirlerinizle şimdi söyledikleriniz arasında çelişki yok mu sizce? Yani başka kültüre mensup bir vatandaş: “ben Türk müziği dinlemek istemiyorum” diyorsa ona saygı duymak gerekmez mi?
İA:Tabii ki, insanları özgür bırakmak lazım. Fakat siz, insanlara ne sunuyorsanız insanlar onu alıyor. Televizyon diye bir apdal kutusu var. Yani bu hepimizde var. İnsanlar onu izleyerek, onu dinleyerek hayatına yön veriyor. Madem herkesin evinin içinde insanların hayatına yön veren böyle bir tehlike var. Onu yöneten, karar everen, yayınlanacak şeyleri belirleyen mekanizmanın başında siz varsınız, insanlara siz yön veriyorsanız, o zaman insanlara doğru şeyleri vereceksiniz. Onları dejenere edecek, kendinden utanacak hale geltirecek şeyleri vermeyeceksiniz. Siz doğru şeyleri verin, ondan sonra insanları özgür bırakın, kim ne dinlerse dinlesin.
 

 

“TÜRK MÜZİĞİ DEMEK İSTEMİYORUM”

Aİ: 21. Yüzyılda Türk müziğinin, Türk kültürünün hangi istikamette geliştiğini düşünüyorsunuz?
İA:Yani, Anadolu müziği. Çünkü ben Anadolu müziği demek istiyorum. Türk müziği demek istemiyorum. Ben yanlış buluyorum, Türk müziği demeyi. Çünkü ben, bir Azeri’den de bir sürü şey duydum. Bir Ermeni’den de, Kürt’ten de, Aleviden de çok şey duydum. İşte şu an dinliyoruz, duyuyoruz. (bekleme odasında mülakat yaparken sahnedeki alevi sanatçılar Cengiz Özkan,  Muharrem Temiz, Hüseyin Korkankormaz’ın sesleri duyuluyordu Aİ.) bir sürü şey duyuyoruz yani. O yüzden bir yere bir başlık koymak doğru değil diye düşünüyorum.
 
Aİ: Fakat “Anadolu” Türkçe bir terim değil. Yunanca “Anatolia” sözünden türeme, “Güneşin doğduğu yer; yani doğu” anlamına gelir. Sizce Türk Halk Müziği en doğru deyim değil mi?
İA:Evet, Türkiye müziği diyebiliriz yani.
 
Aİ: Türkiye müziği dediğimizde, Türkiye dışındaki aynı köke mensup kültürleri “yok” saymış olmaz mıyız?
İA:O topraklardaki müzikten bahsediyorsak Türkiye müziği diyebiliriz yani. Mesela Hindistan müziği diyoruz. Hindistan müziği Hindistan’a ait bir müzik. Türkiye’ye ait müzik içinde bir sürü mozaiği barındırıyor. Yani asıl bu. Bakın yine siyasete giriyor bu konu. (gülüşme). O yüzden işin o kısmına girmenin çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Çünkü biz, kavramlar içinde boğuluyoruz üstadım. Biz, sürekli kavramlarla uğraşıyoruz, önümüze bakamıyoruz.
 
Aİ: Kültürleri kendi kimlikleriyle tanımlamak ayrımcılık mıdır?
İA:Sürekli Türk, Kürt, Alevi, Sünni, Çerkez, Azeri, Ermeni. Biz bunlarla uğraşmaktan kendi işimize bakamaz olduk, kendimizi geliştiremez olduk. Kitap okumaya vakti yok insanların. Yani adam gazeteye insanları geliştirebilecek bir şey, bir yazı, bir makale yazabilecekken hala Türk, Kürt yazıyor. Bunları bırakmamız lazım. Böyle bir şey yok yani.
 
Aİ: Farklı din, dil ve kültürler, barış ve dostluk içinde yüz yıllar boyu bu coğrafyada birarada yaşamışlar. Köklü bir devlet deneyimine sahip olan Türkiye, bugün bunu neden başaramıyor?
İA:Bir tane başlık değil. Anadolu bir mozaik, herkesin kendine göre bir rengi var. Kimseyi hor görmemek, sınırlamamak, kimseyi alt kimlik olarak görmemek lazım. Yada kimseyi üst kimlik olarak da görmemek lazım. Hepimiz bir bütünüz çünkü. Yani etimizi kemiğimizden çıkardığımız zaman hepimizin iskeleti aynı; insan… İnsanoğlu... İlk başta insanoğlu diye bakıp daha sonra iyi insan, kötü insan diye ayırıyoruz; Ahmet zenci, Mehmet beyaz, o sarı, bu çekik gözlü. Ben bunları çok yanlış buluyorum.
 
Aİ: Türkiye’nin kendi coğrafyasında üst kimlik olduğuna katılır mısınız?
İA:Siz yine bir şeye müdahale etmiş oluyorsunuz ki bu, bir kültüre müdahale etmektir. Sen bunu yap demek. Sen Türkçe okuma, gel başka bir dilde oku demek çok yanlış bir şey benim için. Sizce bu doğru mu? Siz Türkçe okuyan, yani dil olarak Türkçe icra eden bir sanatçısınız, birisi size gelip diyor ki, bundan sonra sen Türkçe okumayacaksın, Kürtçe oku! Bu doğru olur mu? Çok yanlış bir şey bu. O yüzden doğudaki insanın dili Kürtçeyse onun müziği Kürtçe kalmalı, onun müziği o şekilde söylenmeli, o şekilde çalınmalı, ona dokunulmamalı.
 
 


AZERBAYCAN’A DAİR GÖRÜŞLERİ

Aİ: Buradan Azerbaycan’a geçmek istiyorum. Azerbaycan müziğine ilgi duyuyor musunuz?
İA:İnanılmaz derecede. Benim hayatımda çok özel bir yeri var Azeri müziğinin.
 
Aİ: Azerbaycan, tarih boyu zor süreçlerden geçmiş, en son Soveyetler döneminde, fakat sanatını, kültürünü, musikisini korumayı başarmış. Bu konuda ne söylersiniz?
İA:Şimdi ben şöyle söyleyeyim. Rusya’nın, ta o devirden beri SSCB’nin sömürgesi altına yaşamış olmalarının onlara verdiği olumlu bir yönü de var aslında. Belki bazıları bana karşı çıkacak bu konuda, itiraz edecek fakat Ruslar, yani eski Sovyetleri kastediyorum, Azerilerin kültürlerinin bozulmasına izin vermemiştir. Kendi müziklerini korumalarını sağlamıştır, ayrıca Batının armonik yapısını da Azeri müzikleriyle bütünleşmiş ve Azeri müziğinin ufkunu inanılmaz şekilde açmıştır. Azeri müziğinin zenginleşmesine SSCB’nin gerçekten büyük katkısı var diye düşünüyorum ben. Ben öyle düşünüyorum.
 
Aİ: Azerbaycan musikisi, kültürü Türk dünyası kültürü içinde nerede duruyor?
İA:Azerbaycan müziği, daha doğrusu Azerbaycan kültürü çok yüksek bir kültürdür benim için. O yörenin ufkunu Batının armonik yapısıyla açtığınız zaman bambaşka bir müzik çıkıyor ortaya. Bambaşka besteler, bambaşka besteciler, bambaşka bestekârlar, sanatkârlar, kompozitörler çıkıyor karşınıza.
Bende merak uyandırdı
 
IA: Azerbaycan müziği ile nasıl tanıştını?
İA:Azeri müziğini konservatuvarda okuduğum yıllarda talebe arkadaşlarımla kendi aranızda okurduk. O yıllarda bende merak uyandırdı. Yüksek bir kültür olduğu için benim hayatımda çok özel bir yeri var Azeri müziğinin.
 
Aİ: Azerbaycan sanatçılarından tanıştıklarınız, ya da birlikte çalıştığınız kimler var?
İA:Ben yaklaşık yirmi iki, yirmi üç yaşlarındaydım. 10–25 yaş arası gençlerin katıldığı bir uluslararası müzik festivaline gittim. Kırgızistan’da “Issık Gölü” vardır (Kırgızca; Isık-Köl Oblastı; Kırgızistan'ın kuzey doğusunda bir vilayet Aİ.). Issık Göl’ün kenarında bir konser düzenlenmişti. O zaman Azerbaycan’dan gelen, dinlediğinizde sanki kırk beş-elli yaşında bir üstadı dinliyormuşsunuz düşüncesine kapıldığınız genç, yetenekli, meharetli arkadaşlar vardı orda. Hatta onlar bende de geçdiler. Ben o zaman yirmi üç yaşındaydım, onlar ise an altı-on sekiz yaşlarda, inanılmaz derecede muğam okuyan arkadaşlardı. O zaman onlarla tanışmıştım.
 
Aİ: Azerbaycan sanatçılar Türkiyeye sık sık gidiyorlar. Onlardan tanıştıklarınız var mı?
İA:Türkiye’de de çok güzel ifacılar var. Mesela Muhsin Kurbani var. Abisi Abdullah Kurbani var. Onlarla tanıştım. Özellikle Muhsin Kurbani ile tanıştım.
Abdullah Kurbani’nin bir eseri var “Bahar şenlik raksı”, diye, yanlış bilmiyorsam ona ait. Geçenlerde onu TRT’de bir programda icra ettim. Çok hoşuna gitmiş. Bir kemancı arkadaşımın aracılığı ile bana iletti. Tanıştığım birkaç kişi var böyle.

 
AZERBAYCAN MUĞAMLARI VE BOZLAKLAR
 
Aİ: 18 Mart 2013 tarihinde Azerbaycan’na gideceksiniz.  Seyahatinizin sebebi nedir?
İA:Türkiye’de bir perküsyon üstadı var, Mısırlı Ahmet. “III. Uluslararası Muğam Festivali’ne” katılmak için 18 Mart 2013 tarihinde onunla birlikte Azerbaycan’a gideceğiz.
 
Aİ: Festivalde muğam mı ifa edeceksiniz?
İA:Ben Azerbaycan’a muğam okumayadeğil, bozlak okumaya gitmiyorum. Kendi yöremin müziğini söyleyeceğim. Yani gidip de orada Azerbaycan müziğini tanıtacak halim yok. Çünkü ben Azeri değilim. Kırşehir’de doğmuş, orada yetişmişim. O yüzden kendi yöremden kulağıma, gönlüme ne dolmuşsa onu arda icra etmeye çalışacağım. Dolayısıyla insanların bizi o şekilde dinleyip daha doğrusunu öyle anlayacağını düşünüyorum. Yani Azerbaycan’da yetişmemiş bir insanın gidip Azeri müziği icra etmesinin doğru olduğunu düşünmüyorum.
 
Aİ: Azerbaycan kanallartını izliyor musunuz?
İA:Tabii, mümkün olduğu kadar izlemeye çalışıyorum.
 
Aİ: Azerbaycan sanatçılardan kimleri dinliyor, kimleri beğeniyorsunuz?
İA:Ramiz Guliyev’i çok severim, çok beğenirim. Ondan sonra Şevket Aliekberova, Alim Gasımov, Möhlet Müslümov, Mensum İbraihov, Nezaket Teymurova, Aygün Bayramova, Melekhanım Eyyubova. Nuriye Hüseynova,  kemançacı Fahrettin Dadaşov, Munis Şerifov vs. daha ismini sayamadığım çok güzel sanatçılar var.
 
Aİ: Azerbaycan’ın uluslararsı şöhrete sahip pianocu, bestekâr ve caz sanatçısı Azize Mustafazade’yi tanıyor musunuz?
İA:Azize Mustafazade, babası Vagıf Mustafazade’dir. Azize hanşm inanılmaz bir müzisyen. Dünya çapında tanınmış bir caz sanatçısı, fakat yöresini, muğamları cazla çok güzel entegre etmiş bir sanatçı.
 
Aİ: Türkiye’de her alanda Azerbaycanlı hocalar var.  Konservatuarda da. Tahsil alırken tanıştıklarınız oldu mu?
İA:Mesela konservatuarda okurken Emin Sabitoğlu hocamız vardı, kompozisyon bölümünde. O zaman rahmetli oldu zaten, nur içinde yatsın. (Amin!) Çok değerli bir hocamızdı. Hatta eşi Hatice Sabitoğlu da İngilizce dersimize giriyordu. Mesela “Ala gözlüm senden ayrı geceler” Emin hocamın eseridir (eseri mırıldanıyor).
 
Aİ: Azerbaycan muğamları ile bozlakları benzer yönler var mı?
İA. Kesinlikle var. Bozlakların kökeninde Orta Asya kokusu duyulur. Bunu Muharrem Ertaş’ta daha çok hissediyorsunuz. Mesela Türkmen sanatçıların dinliyorsunuz, onların hançere teknikleriyle Muharrem Ertaş’ın hançere teknikleri birbirine çok yakın, benzeşen çok tarafları var. O yüzden muüam müziğini de çok iyi dinlemek, iyi anlamak, iyi kavramak, nazariyatını da iyi bilmek lazım.
 
Aİ: Anlaşılan, Azerbaycan musikisine kısmen vakıfsınız. Muğamlara da ilginiz oldukça fazla.
İA:Kesinlikle benim şahsen Azerbaycan müziğinden almam gereken çok şeyler var. Bilmediğimiz milyonlarla şey var. Kendi yöremle alakalı da çok şeyler var yani.
 
İA: Karabağ yirmi bir yıldan beri işgal altında. Bir milyon Azerbaycan Türkünün kendi topraklarında sürgün hayatı yaşıyor. O coğrafyaya ait pek çok kültür eserleri, tarihi abideler mahvedildi. Hatta Ermeniler, bazı Azerbaycan türkülerini de kendilerine maletmeye çalışıyor; örneğin “sarı gelin” türküsünün Ermeni müziği olduğunu iddia ediyorlar. Bir sanatçı olarak bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
İA:Bu acıyı dünya üzerinde yaşayan bir sürü toprak var. O kadar çok yer var ki. Bu acılar, savaşlar, yıkımlar ardında bir müzik bırakıyor. O acıya ait bir müzik bırakıyor. Dünyanın her yerinde; Fransa, Cezayir’de soykırım yapmamış mıdır? Fransa da yapmıştır. İşte Bosna-Hersek’te oldu. Dünyanın her yerinde, nerede olursa olsun Türkiye’de de, Azerbaycan’da da yapılmış olabilir, Amerika’da da yapılmış olabilir; Kızılderililere soykırım yapılmamış mıdır? Avustralya, Aborjinlere soykırım yapılmamış mıdır? Yapılmıştır. Dünyanın her yerindeki soykırımlara sonuna kadar, ama sonuna kadar karşıyım.
 
Aİ: Tarih boyu halkların derdini halk ozanları, sanat adamları dile getirmiştir. Siz kendinizi bu safta görüyor musunuz?
İA:Bir kere savaşa karşıyım. Kana, acıya, insanlıktan ayrı olmaya karşıyım. İnsanlığı unutmaya karşıyım. O yüzden bununla ilgili yapabileceğim tek şey elimdeki yegane silahım; aslında ben ona silah demek istemiyorum, fakat tek silahım bağlamam olduğu için mümkün olduğu kadar insanlara barışla alakalı, insanlıkla alakalı mesajlar vermenin doğru olduğunu düşünüyorum. Hatta bana röportajlarda: “sen müziği ne için yapıyorsun, insanlar için mi, yoksa para için mi?” diye sorulduğunda şunu söylüyorum: “Ben müziği ne insanlar için, ne de para için yapıyorum. Ben müziği, sanatı insanlık için yapıyorum” diyorum. Çünkü önemli olan sizin insanlara bir şey bırakmanız değil, insanlığa bir şey bırakmanızdır. Gelin, mülakatı bu sözlerle bitirelim.
                                                       
SON SÖZ
 
Aİ: Son söz olarak: Siz Almanya’ya sık sık geliyorsunuz. Biliyorsunuz, yeni nesiller Almanya’da kendi kültüründen uzaklaşıyor. Buradaki Anadolu insanlarına, hususen yeni kuşaklara kültürü muhafaza etmeleri için bir sanatçı olarak ne tavsiye edersiniz?
İA:Kendi ustalarını, kendi üstatlarını, Anadolu’daki bütün üstatları iyi dinlesinler, iyi anlasınlar. Anadolu topraklarındaki müziklerin derinliğini hissetmeye çalışssınalar. Benim tavsiye edeceğim şeyler bunlar olabilir.
 
Abdulkadir İnaltekin: Çok teşekkür ederim.
İsmail Altunsaray: Ben de teşekkür ederim.
 


 

Facebook'ta paylaş butonu
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

mucurlu tuğçe

16:31 8 Mayıs 2016

adamsın adam seninle fotoğrafım var bende kırşehirliyim şirinkırşer :)
1000

Ece sainkaplan

00:34 11 Şubat 2016

Ismail Altınsaray cnm
1000

kumsal

23:21 26 Mart 2015

Ismail altunsaray çok süper
1000

ece

20:18 18 Mart 2015

Ismail seni çok seviyorum
1000

edasainkapla@gmailcom

22:08 19 Haziran 2014

Ismail altunsaray çok iyibirsin
1000
İlk Sayfa 1 2 Son Sayfa
Facebook Yorumları
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
 

Günlük Gazeteler
Oku
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
Anket

CHP'nin başına kim gelmeli

CHP'nin başına kim gelmeli

  • Kemal Kılıçdaroğlu : 1 Oy (%8)

  • Muharrem ince : 12 Oy (%92)

Duyurular
Arşiv