3 Ekim 2016 16:44
-A +A
Alaattin Topcu

Şiir Tanımları Kataloguna Giriş

I
İnsanları yanıltan her şeye putlar diyen Blaise Pascal (1623-1662), sözcükleri bunların başında sayar, tartışmadan önce tanımlanmalarını salık verirmiş. Buna benzer bir söz de Montesquieu’den (1755-1869): “Bana bir sözcüğün Fransızca olup olmadığını sorarsanız arayıp cevap verebilirim, ama anlamının ne olduğunu sorarsanız cevabım yok, çünkü nerede, nasıl kullanıldığını bilmiyorum.”
Rauf Mutluay, “Yaz Dersleri” içinde,
Tanımlarla İlkeler, İyi Şeyler Yayıncılık, İstanbul, 1997
 
Rauf Mutluay’ın verdiği iki örnek, elbette “tanım” dan yana bir tavır sergiliyor. Gerek Pascal gerek Montesquieu bu konuda neredeyse bağnaz bir tutum içinde görünüyorlar. Kendi mantıkları çerçevesinde haklı da olabilirler. Ne var ki iş “şiir tanımları”na gelip dayandığında ortaya oldukça garip bir durum çıkıyor. Bir tanımın kapısından diğerine geçerken neredeyse farklı bir dünyaya ayak bastığınız hissine kapılıyorsunuz. Montesquieu’nün demesi, her şeyiyle bir “anlam” olan şiirin tanımı olanaksız. Ama aynı zamanda “tanımlanamaz” olanı tanımlamak dürtüsünden de kurtulamıyorsunuz! Tanımlanamaz olanın cazibesi düşlerinizi (!) süslemeyi sürdürdükçe yeni yeni tanımlarla çıkıyorsunuz ortaya. Bir sırrı açığa çıkarmak, bir bulmacayı çözmek insanı nasıl bir tatminle karşı karşıya bırakıyorsa, şiiri tanımlama isteği/arzusu da benzer bir tatmin yaratıyor olmalı…
Ol bu nedenlerle, bu yazıyı hazırlarken ara sıra “Bunca tanım arasına bir tanım da ben katmak ister miyim?” sorusu kafamı meşgul etmiştir. Bunca tanım arasına katılacak yeni bir tanım... Sıkıcı! Ama bu olgu, aslında şiire gösterilen bir ilgiyi de ifade ediyor kanısındayım. Yine de her tanım zaman zaman, yer yer şairin şiirini kelepçelemesi anlamına da gelebilir. Tanım, kendi doğallığıyla bile olsa bir çerçeve sunmaktır. Eğer bir çerçeve sunuyorsanız, şiiri(nizi) de bu çerçeve içinde kodlayacaksınız demektir. Böyle bir kodlama şiir açısından ne denli sağlıklı bir yaklaşımdır? Şiir adına yanıtlanması güç sorulardan biridir bu. Örneğin bugüne dek ortaya çıkan birçok sanat akımı (şiir okulu) değişik tanımlamalar, çerçevelemeler kapsamında şiirsel deneyler gerçekleştirmiştir. Bu olgu, acaba şiirin özgürlüğüne çekilen bir seti mi imlemektedir?
Görünen o ki her tanım yeni tanımın kapısını aralayan, hatta sonuna kadar açan bir soruna (sorunsala) dönüşüyor. Yüzlerce, binlerce tanım… Peki ama ne aşkına? Şiir aşkına mı? Elbette. Çünkü şairin biricik aşkı şiirdir, eleştirmenin biricik aşkı şiirdir, çünkü ona gönül vermişlerdir ve şairler de, eleştirmenler de bunu çok iyi bilirler. Yan sokaklar, ara ve arka sokaklar şiiri sadece ve sadece besleyen kaynaklardır. Öyleyse şunu baştan vurgulayalım: Aslolan ürünün, yani şiirin kendisidir, tanımı değil! Bu durumda, tanımları bir “fotoğraf albümü” olarak önümüze koymaktaki amaç ne? Elbette albüme her bakışınızda yeni bir tanım öğrenmek / öğretmek değil; şiirin kendisiyle daha sağlıklı bir ilişki kurmanıza yardımcı olmak… Her tanım sizi yeni bir şiirle buluşturmuyorsa o tanımın hiçbir anlamı yok demektir. Dahası, bu bağlamda herhangi bir tanımı öğrenmemekle bir şey yitirmiş olmazsınız.
Şimdi geçici bir süreliğine tanım takıntımızı bir kenara bırakıp şiirin diğer sorunlarına geçelim. Ülkemizde her alanda olduğu gibi şiir alanında da birçok sorun var! Bu sorunlardan az çok haberli olmak, eminim şiire ve şaire yaklaşımınızı gözden geçirmenize aracılık edecektir. Böylece kiminiz şiirle ve şairle daha içten, daha sıcak bir ilişkiye yönelecek, kiminiz de var olan tavrını netleştirecektir…
 
II
Şiir artık günümüzde, eğer edebiyat dışı özellikleriyle dikkati çekmemişse, çok az insan için bir önem taşıyor. Eğer yüzyılın başlarıyla bir kıyaslama yaparsak, farkın daha da büyük olduğunu görebiliriz. O zamanlarda şiirleriyle bütün aydın kamuoyunun etkilendiği şairler vardı. Günümüzde bizler, az ya da çok önemsiz figürleriz.
Karl Vennberg, 1945 Sonrası İsveç Şiiri Antolojisi, Çev. Yüksek Peker, YKY, İstanbul, 1996
 
Kendisi de bir şair olan Karl Vennberg böyle diyor. Saptamalarına harfi harfine katılıyorum. Türkiye’de de şiirin şiir olarak pek ilgi çekmediğini hepimiz biliyoruz. Elbette edebiyat dışı özellikleriyle kendine yer açtığını da biliyoruz. Bu biçimiyle kendine yer açan da aslında şiir değil şairdir. Daha doğrusu, şairin şiire ait olmayan nitemleridir. Örneğin eşcinselliği olabilir, politikacılığı olabilir, Türkçülüğü-Kürtçülüğü, Marksistliği-İslamcı-lığı olabilir, medyada başka bir görünürlüğü olabilir (stantupçı!), televizyon yıldızı, sunucu, hatta manken! Tüm şiir dışı bu nitemler şaire artı sağlar ve şiirini bir şekilde “okutur”! Yani böylece hatırı sayılır bir okur kitlesi oluşturmasına yardımcı olur. Burada sözü edilen okur, tamamen özentilerden yola çıkan “bilinçsiz okur” dur. “Bilinçli” ve “duyarlı okur” ise, medyanın ya da görünürler dünyasının gözlerinin içine soktuğu şair vs. tipleriyle ilişkisini çoktan kesmiştir. Eğer kesmemişse bir an önce kesmelidir! Örneğin bir zamanlar “meşhur” olan Yusuf Hayaloğlu’nun “Şairin Yeri” programıyla Türk ve dünya şiirini sevmenin olanağı var mıydı? Burada dile getirdiklerim “popülerliğe bir itiraz” olarak algılanmamalı; daha çok “niteliksizliğe reddiye” olarak değerlendirilmelidir. Bir zamanlar TRT 2’de Turgay Kantürk de “Okudukça” programında şiire ve şaire yer veriyordu. Daha katıksız, daha “şairane” bir programdı! Şiirin hakkını vermek çok önemli. Şiirin hakkını vermek ise bir şiir bilgisi/birikimi sonucunda elde edilir. Bu bilgi/birikim yoksa, elbette şiire ve şaire yöneliminiz biraz “hülyalı” olacaktır.
Aslında sorumuz şu olmalı: Karl Vennberg’in saptamaları bizi sevindirmeli mi, üzmeli mi, kızdırmalı mı? “Hakiki şiir”in çok az insanın ilgisini çekiyor olması, “bence” şairler bakımından büyük bir kayıptır. Bilinçli ve duyarlı okurun çokluğu şairi de bir ölçüde besler, çoğaltır, varsıllaştırır. Şair bilinçli ve duyarlı okurundan güç alır; imge, heyecan ve coşku alır. Daha çok ama çok şey alır. Belki de şiirin gizli yazıcısı bu bilinçli ve duyarlı okurlardır! Ahmet Haşim’in demesi: “En güzel şiirler, anlamlarını okuyucunun hayalinden alan şiirlerdir.” Ama bu coşku, heyecan, alışveriş ortadan kalktığında şairin işi de giderek güçleşmeye başlar. “Niçin ve kimin için?” yazdığı sorularıyla kafasını meşgul etmeye başlayan bir şair, anlayın ki bir süre sonra ya şiirden ya da okur denen kimliği ve kişiliği “amorf” kitleden uzaklaşmaya başlayacaktır. Tamamen kendi için yazan biri, hatta kendiyle hastalıklı (ensest, mazoşist) ilişki kuran biri olmaya başlayacaktır. Günümüzdeki şairin durumu biraz bunu anımsatmaktadır. Çevremdeki birçok şair dostum, ne yazık ki kendiyle ve üç beş başka şair arkadaşıyla (ben de onlardan biriyim elbette!) kurduğu mazoşist, ensest ilişkiyle yetinme, avunma, idare etme eğilimindedir. Bu yazgıyı elbirliğiyle değiştirmeliyiz. Köklü “şiir geleneği” (sözlü ve yazılı) olan bir halkın insanlarına da böylesi bir tutum yakışır. Özellikle “genç” arkadaşlar eğitimlerinin her aşamasında şiire de özel bir yer ayırmalıdırlar. Bir diploma almak, bir meslek edinmek için nasıl disiplinli bir çalışma içine giriyorlarsa, ömür boyu sürmesi gereken bir eğitimi de aksatmamalıdırlar. Orta yaşlıların, ileri yaşlıların şiir okumaları, şiirle dolu bir yaşam sürmeleri de bugünden ve elbette bu çağdan geçiyor! Wilhelm Reich’a ait olan ve her koşulda dile getirdiğim bir tümce vardır: “Bugün attığın adım, senin yarınki yaşamındır.”
 
III
Bir hikâyeye göre şair (Dante), şiirlerinden birinin bir eşek sürücüsü tarafından, arada ‘Arri, arri!’ diye bağırarak söylendiğini duymuştur. Öfkelenen şair, ‘Cotesto arrinon vi misi io’ (‘arri’ benim tarafımdan söylenmiş değil) diyerek sürücüyü vurmaya kalkmıştır.
Norman Davies, Avrupa Tarihi, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara
 
Bu alıntıdan da şairlere yönelik “kıssadan hisse” çıkarmak olası: Şiirde yer alan her harften, her heceden ve her sözcükten sorumlu olan şair, hem “yarattığı/yaptığı” şiirin hesabını gerektiğinde verebilmeli hem de şiirdeki bir harfe bile dokunan olduğunda bunun hesabını sorabilmeli. “Şairliğin raconu” da sanırım burada: Yerine göre agresif olmak, yerine göre de işine kölece boyun eğmek… Eskiler buna “meslek ahlakı” diyorlardı, bizler ise “meslek etiği” diyoruz. Eğer gerçekten bir “meslek ahlakı/etiği” diye bir şey hâlâ varsa, buna uygun davranılması beklenir/bekleniyor.
Ne ki dünyamızdaki “genel kirlenme”nin dışında kalamayan bir “kültür kirlenmesi” yaşıyoruz. Bu kirlenmenin içinde elbette “şiir/şair kirlenmesi” de söz konusu.
Peki. Kabul de… “Ne yapmalı?” Oturup hep birlikte gözyaşı mı dökmeli? Yoksa Dante’nin silahını “kültür işçileri”ne, konumuz bağlamında “şair”e mi çevirmeli? Burada da bir paradoks ortaya çıkıyor. Kültür işçilerine ya da şaire namluyu doğrultacak “okur-eleştirmenler” ne kadar “temiz”ler? Sanırım yanıtlanması çok güç sorularla karşı karşıyayız!
Her şeye rağmen şaire yine de ciddi bir görev daha düşüyor. Evet, bir şair sadece “iyi şiir” yazmakla, yani “mesleğini iyi icra etmek”le yetinemez. Dahası, “iyi okur”u da beraberinde yaratmalıdır. İyi okuru yaratmanın yolu, gerektiğinde onu, Dante’nin yaptığı gibi “vurmaya kalkışmak”tan geçebilir! Kötü şiiri ve şairi nasıl dışlamak gerekiyorsa, kötü okuru da kapının önüne koymak gerekir! Ziya Paşa’nın dediği gibi: “Şairler egerçi mu’teberdir / Şi’iri tanımak da bir hünerdir.”
 
 
“ŞİMDİLİK” SONUÇ OLARAK
 
William Dilthey, “… yaşam şiirsel bir görevdir, dirimsel bir tasarımdır, insanın ne olacağını yaratmasıdır” der. Bizler, Dilthey’in vurguladığı “şiirsel bir görev” olan yaşamı ne kadar hak ediyoruz? Bunu nasıl anlayabiliriz? Yaşamı ne kadar hak ettiğimizi nasıl anlayabiliriz? Bu sorunun yanıtı, herhalde “şiire verdiğimiz değer” kadar olmalıdır. Bizler gerçekten şiire yani yaşamımıza ne kadar değer veriyoruz?
Sonuç olarak söylemek istediğim şu: Bu “tanımlar sorunu”nu kafamızda çözdükten sonra herhangi bir kitapçıya gidip içinizdeki tüm coşku ve heyecanla (lütfen utanmayınız!) bir şairin şiir kitabını ya da bir yazarın şiir üzerine bir kitabını (çünkü şiiri bilerek okumalı!) isteyiniz. Lütfen bu heyecanı, coşkuyu kendinize çok görmeyiniz!
Şiirsiz (yaşamsız) kalmamanız dileğiyle…

TANRI’NIN GAZABI
 
Alaattin Topçu
 
 
 
James Joyce, Nora Barnacle’a Dublin’den yazdığı 22 Ağustos 1909 tarihli mektubunun bir yerinde şöyle der: “Senin gövdenin ve ruhunun Tanrısı olmak istiyorum.” Bir erkek bir kadının “Tanrısı” olmak niçin ister, üstelik bedeninin ve ruhunun? Sanırım bu, üstünden öylesine atlanıp geçilecek bir soru değil!
 
Dünyanın yaratılışında Tanrıça’nın değil, Tanrı’nın belirleyici bir rol oynadığı açık! Bu rol zamanla erkek canlılara devredilmiş. Tanrı, öyle anlaşılıyor ki, bu sırada kendini devre dışı bırakmış. Bence kendisi bakımından iyi de etmiş; öyle ya bu dünyanın ve insanların derdi/çilesi çekilecek gibi değil! Hepsi bir âlem! Neresinden bakarsak bakalım, dünya derdin/tasanın önemli mekânlarından biri, daha doğrusu teki…
 
Büyük düşünürlerin, sanat-edebiyat üstatlarının, felsefecilerin, bilimcilerin dünyayı yorumlamalarını bir yana koyalım; diğer yana da sevgilileriyle, eşleriyle, yani kadınlarla ilgili düşüncelerini koyalım. İşin içinde ister sevgi, ister nefret olsun aktarılanı doğru okuduğumuzda ne görürüz? Tanrı’nın bütün erkekleri “egemen” kılarak kendi yükünden kurtulmak istediğini; erkeklerin de bu isteği geri çevirmediğini, elbette!…
Bu anlamıyla, James Joyce’un Nora’nın Tanrısı olmak istemesinde hiçbir anormal yan görünmüyor. Feministler bile böylesi bir “sevgi” karşısında yelkenleri suya indirip “erkek egemen” söyleme “eyvallah” diyeceklerdir! Sorun değil! Söylemeye gerek var mı bilmem: Kadın üzerindeki her türlü “Tanrı” olma isteğinin ardında erkeğin narsizmi yatar. “Ben bir erkek olarak Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisiyim; onu mahcup etmeye hakkım yok” anlayışı yatar! Ol bu nedenle de gerek cinsel yönden, gerekse akıl ve duygu yönünden kadın ruhunun ve bedeninin Tanrısı olmak erkek için ziyadesiyle olağandır. Joyce’un bu olgudan bağışık tutulması, üstteki alıntıyı irdelediğimizde, sanırım pek de mümkün görünmüyor.
 
Bir an gelmiş geçmiş en önemli filozoflardan biri olan Nietzsche’yi anımsayalım: “Kadına mı gidiyorsun? Kırbacı yanına almayı unutma” öğüdünde (!) bulunurken acaba Tanrı’nın bir başka yüzünü mü dışlaştırmıştır? Anlaşılan o ki kadınlara da yalnızca “despot” Tanrı ile “sevecen” Tanrı arasında bir tercih yapmak kalmıştır.
 
James Joyce’un Nora’nın Tanrısı olmak istemesi ile Nietzsche’nin kadını kırbaçla(t)mak istemesi arasında, meselenin özüne indiğimizde hiçbir fark olmadığını pekâlâ görebiliriz. Kadın doğurganlığıyla bile bir “yaratıcı”, dolayısıyla “yarattığının sultanı/kraliçesi” olma hakkına sahip değildir, olamaz. Belki de böylesi daha iyi, en azından kadınlar bakımından! Niçin mi? Dünyanın düzenindeki aksaklıklardan hiç değilse birincil derecede sorumlu olarak görülemezler. Böylece vicdanları rahat, erkeklerin emrine amade yaşayıp giderler!
 
James Joyce’un Nora Barnacle’a Dublin’den yazdığı 10 Aralık 1909 tarihli mektubunda ise çok daha çarpıcı bir ifadeyle karşılaşırız: “Nora öyle kızışıp kendini başkalarına verirsin diye korkuyorum.”
 
Tanrı’nın “kıskançlığı” çekilir gibi değil. Bugünün gözüyle bakıldığında, kadının bir köpek gibi “kızışması” ne hazin bir yorumdur/tablodur. Kadına karşı böylesi bilinç kuşatması altında olan bir insanın, zihinsel özgürlüğü ve yaratıcılığı her yönüyle tartışmaya açık değil midir? Dünyanın en büyük sanatçılarının bile kendilerini koruyamadıkları bir “gazap” bu. “Tanrının gazabı” karşısında ne yazık ki hepimiz çok güçsüz durumdayız! İnsanlık tarihi bu zayıflığın esareti altında sanırım yeterince inlemiştir. Ama öyle görülüyor ki bu inleyiş daha uzun yıllar, hatta asırlar sürecek.
 

Facebook'ta paylaş butonu
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
 

Günlük Gazeteler
Oku
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
Anket

Duyurular
Arşiv