Kibar ÖZKAN

Tarih: 26.11.2023 15:13

YANMIŞ KÖMÜR KALINTISI...

Facebook Twitter Linked-in

Ankara ayazının iyiden iyiye hissedildiği bu günlerde, günlük koşuşturmanın, hani o klasikleşen hayat telaşının tam olarak ortasında ilerlerken, sarı benizli, yeşil gözlü, narin parmakları arasında sade evlilik yüzüğünün dikkat çektiği, tabiri caizse Anadolu kadını diyebileceğim bir teyze ile göz göze geldim. Yol kenarında, çöp konteynırının yanında duran teyze, sonra hemen yere eğildi ve hızlıca bir şeyler toplamaya başladı. Yanına iyice yaklaştığımda yaptığı işe devam ettiğini anladım. Çöp ya da karton toplamayı meslek edinmediği, her halinden belli olan teyzenin ne topladığı ise meraklı yanımın dikkatini çekti. Siyah kül tarzı toprakta bir şeyler seçiyor ve bulduklarını hızlıca market poşetine koyuyordu. Narin parmakları arasında duran evlilik yüzüğünün yıllara meydan okuyan bir hayat arkadaşlığının varlığını da hissettiriyordu. Bu yüzük, teyzeye sanki daha bir güzellik ve asillik katıyordu. İşe geç kalma telaşımın olmadığı bu dakikalarda durup sordum ne topluyorsun teyze, bunlar nedir?

Teyzenin yüzünde okuyamadığım ve belki de şu sıralar çok da anlayamayacağım bir duygu belirdi. Teyze de bana, 'Yanmış kömür artıklarını topluyorum, dahası içinde yanmayanlar varsa onları seçiyorum' dedi. İtiraf etmeliyim ki bu cevap karşısında cidden çok şaşırmıştım. Ben toplumda hâlâ var olan bir hastalığı yok etmek için inanılan taş ya da benzeri bir bitki topluyor olabileceğini düşünmüştüm. Çünkü teyzenin dış görünüşü en başta anlattığım gibi bu toplama işini meslek edinmiş birine hiç benzemiyordu. Giyimi vs. temiz, aklı selim biriydi. Burada bu şekilde yaşamını kazananları yadırgamıyorum ki haddime de değil. Sadece şaşkınlığımı anlatmak için söyledim.

Bu tarz durumlarda karşımdaki kişiye kendini kötü hissettirmeden, olağan sayılabilecek takındığım yüz ifademle konuşmayı sürdürdüm. İyi de bu küçülmüş kömür tozları ya da taşları işe yarar mı ki, dedim. Yarar kızım, hiç yoktan iyidir, dedi ve sonra devam etti, 'eşim emekli ama maaşımız yetmiyor, belediye de eşim emekli olduğu için yardım etmiyor' dedi. Ben de kendimce idare etmeye çalışıyorum işte... Sizin eşinizde 7.500 TL mi alıyor ? dedim. Evet, dedi. Olsun buna şükür, ben çok da şikayet etmiyorum. 20 yıldır Ankara’da bir şekilde yaşıyoruz, Allah bugünümüzü aratmasın dedi. Ve eğildi, kaldığı yerden yanmış küllerin içinde yanmamış kömür taşı toplamak için. Sonra kafasını kaldırdı, 'aman kızım fotoğrafımı çekme' dedi. Yok teyze, izinsiz senin fotoğrafını neden çekeyim, ne haddime. Ama izin verirsen bu yanmış, siyah küllerin fotoğrafını çekmek istiyorum, dedim. İş yerine gitmek üzere zaten dar olan yolun kenarından yürümeye devam ettim.

İnsan işte, fiziksel görüntüsünden çok daha fazlası. Ben usulca yürürken beynim hızlandı ve geçen gün iş arkadaşımın konuştuğu konuyu hatırlattı. Bir tanıdığı aylık 17 bin TL vererek, ortalama bir araç kiralamış. Sonra şöyle devam etmişti, biraz da kendince mizah yaparak: ortalama bir araba kadar değerimiz yok, senin, benim, bizim…Baksana asgari ücret 11.402 TL. Sahiden bir arabanın günlük kazancı daha fazlaydı. Roman kahramanı olmayan ben acı bir tebessümle evet, dedim bir araba kadar değerimiz yok. Hem o araba kaza yaptığında sigortası ve takip cihazı vardı. Başına bir şey gelse hesabını sorarlardı. Ya bizler, aslında büyük ezici çoğunluk olan biz işçilere bir şey olduğunda kim hesabını sorar. Benimki de soru işte. Daha geçen gün 50’lili yaşlarında Afgan bir mülteci işçinin iş kazası nedeniyle yaşamını kaybettiğini ve işvereni tarafından yol kenarına gömüldüğünü okumamış mıydık. Bu haber ana akım medyada yer almamış da olabilir, kimin derdine Afganlı bir mültecinin yaşamıyor öldürülen kişinin geçmişi, kimin çocuğu, kimin babası ya da eşi olduğu, en son kurduğu hayal ya da istek...

Kapitalin vaat ettiği mutlu doygunluğun hazin sonuydu bu gelinen nokta. Son derken bizim yaşadığımız güncel acıydı yani. Yoksa kapitalin hâlâ keyfi yerinde. Hem nasıl olmasın ki, tüketim sevdalısı bir kitlesi varken. Âmâ suç bizde de değil ki kimi cezp etmez, iki al bir öde kampanyası!
Yazının başladığı yere, evlilik yüzüğünün narin parmağında durarak ayrı bir güç kattığı, mağrur bir çaresizlik duygusunu şükür duygusuyla birleştiren gül yüzlü teyzeye dönelim yeniden. Ne yapabilir ki başka? Hayata bir şekilde tutunmak zorunda, idare etmek zorunda. Hem çalmadı, çırpmadı ya. Yol kenarında ulu orta duran, çöp konteynerinin yanına dökülmüş, yanmış kömür kalıntıları arasında biraz da olsa yanmamış olanlarını topladı.
Ah be teyzem, sözlerimi fakir edebiyatı yaptığım için eleştirenlere, her geçen gün yokluk ve yoksunluk duygusunun artarak devam ettiğini, var olan kocaman bir acı gerçeğin altına elini koymaları gerektiğini, nasıl anlatalım?

Amasız, fakatsız herkesin eşit, adil, özgür ve güzel yaşayabilmesindeki tek engelin yine insan olduğunu nasıl anlatalım. Yerinde mücadelenin, bu değişmez sandığımız düzeni nasıl da değiştirerek dönüştürebileceğine inandıralım? Ya da yine mi hayata bırakalım. 

Peki…


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —